“En Büyük Başarı İnsanın Kendini Keşfetmesiymiş.”

Biraz çocukluğunuzdan bahseder misiniz?

Ben 3 yaşındayken annem ve babam ayrılmışlar. Beni babaannem büyüttü. Bir Karadeniz kadınıydı. Annemle babamı sene birkaç kere görebiliyordum. Babaannemin sevgisiyle büyüyordum. Sarıyer’de yaşıyorduk. O zamanlar Sarıyer bir balıkçı kasabasıydı, şimdiki gibi değildi. Hayallerim de benimle birlikte büyümeye başladı. Bir vakıf kurup herkese yardım etmek istiyordum. Çok naif, kırılgan ve yumuşak yapılı bir insandım. Hocalarımın hep dikkatimi seçerdim. Beni sosyalleştirmeye çalışırlardı. Bir hocam o kadar etkilenmişti ki benim yapımdan, “o kadar hassassın ki, rüzgarda bir ağaç dalı gibi kırılabilirsin. Kendine bu hayatta dikkat et” demişti.

Kargoculuğa nasıl adım attınız?

Vehbi Koç Lisesi’ni bitirdikten sonra Beykoz Lojistik Meslek Yüksekokulu’nda eğitimimi tamamladım. Aslında seçtiğim meslekle hiç uyuşmayan bir yapım vardı. 9 sene sigorta brokerliğinden sonra bir kargo şirketinin acente sahibi olarak görev yaptım. Erkek egemenliğinin yoğun olduğu kargo sektöründe özellikle sahada görev yapmayı tercih ettim.16 yıl aralıksız neredeyse gece – gündüz hiç tatil yapmadan sürekli sahada kargoculuk yaptım. Her şeyim kargo olmuştu. Geceleri uyumaz ertesi günün planını yapardım. Ekip arkadaşlarımdan önce işe gelir, akşam onlarla beraber çıkardım. Hiç bir zaman ekip arkadaşıma “Bu kargoyu al veya teslim et “ demedim. “Bu kargoyu alalım veya teslim edelim“ derdim, hep birlik dili kullanırdım. Bu birlik dilinin eski çalıştığım şirketimin her safhasında olmasını çok istedim. Hatta haddim ve görevim olmadan sadece insani duygularımın çok fazla olması nedeniyle bu birlik çalışmalarını yaptım. Çalıştığım şirkete ve arkadaşlarıma katkı sağlamaya çalışırken kendimi hiçbir katkı sağlayamamışım. Farkında olmadan kendimi unutmuşum. 17 sene sonra ise bu meslek beni o kadar yıprattı ki kargo sektörüne isyan ettim, kargo şirketi benden vazgeçti ama ben vazgeçemedim. Kolinin kokusu, koli bandının sesi önceleri kabusum idi şimdi ise nefesim.
Bodrum’a yerleşmeye naısl karar verdiniz?

2019 yılının sonlarında o kadar sevdiğim mesleğimi bıraktım; evimi, arabamı sattım ve adeta koşarcasına Bodrum’a yerleştim. Önceleri Bodrum’da kendimi dinledim ve çokça düşündüm. “Neden, niye?” diye başladığım sorularım sonra “Nasıl başarırım?”a  dönüştü. Hem kendimi yapılandırmayı, hem de hayalimdeki kargoculuğu nasıl yaparım diye düşündüm. Kendimi yapılandırmak aslında özüme dönmekti.Bu dinlenme sürecinde kendimi iyice tanıdım; nelere, nasıl tepki verdiğimi öğrendim. Sonuç şu çıktı: Sevilmeye ve onaylanmaya çok ihtiyacım varmış. Başkaları beni sevsin, onaylasın diye çırpınmışım ama kendimi sevmemiş ve onaylamamışım. Başkalarına iyilikler yapardım. Şimdi iyiliği önce kendime yapıyorum, önce kendimi seviyorum ve önce kendimi onaylıyorum.

En büyük başarınız nedir?

En büyük başarı insanın kendisini keşfetmesi ve yapılandırmasıdır. Bunu başardım. Şimdi ise hem Cargo Solution Partnership hem de Bodrum Cargo ile kargo sektörüne bir kadının duyarlılığı ile yenilik getirmek istiyorum. Kimse kimsesiz Olmasın ! İsimli sosyal sorumluluk projemle ile huzur evi ve kimsesiz çocuk evini birleştirmek istiyorum. Bu yaşamda kimse kimsesizlik yaşamasın temennisiyle Kadın Başına ekibine hem teşekkür ediyorum hem de sonsuz başarılar diliyorum.

“Ben Annem Gibi Olmayacağım, Üreteceğim, Kadınlara İlham Vereceğim.”

Geçtiğimiz haftalarda bize ilham olan bir kadın ile tanışmıştık. Kendisi ile röportaj yapmak istediğimizi söylediğimizde bizi kırmadı ve başladı anlatmaya.

Bize kendinizden bahseder misiniz?

Mottom: Sürdürülebilir bir yaşam için denge. Ben, kadınların yaşamındaki dengeyi fark ettiren, gösteren, sağlatan çalışmayan bir annenin kızıyım. Kendimi bildim bileli “Kız çocuğu çalışmalı, eline ekmek parasını almalı” cümlesiyle büyüdüm. Bizim evin ninnisi uyusun da büyüsün yerine kadın çalışmalıydı. Her gün mutlaka söylenirdi. Fakir olduğumuzdan ya da babamın para vermemesinden değildi annemin üretme isteğindendi. Anne bize hikâye anlatır mısın dediğimizde annem; lisede İzmir’e çalışmaya gittiğini, dedemin kendisini çalıştırmadığını, tekstil öğretmeni olmak gittiği okul gezilerini, atölyelere katılmak istediğinde abisinin göndermediğini, üniversite sınavına girmek istediğinde “Sen ne yapacaksın ki? Tekstil öğretmeni olup terzi mi olacaksın?” öykülerini anlatırdı. Hep üretmek, çalışmak istemiş ama abisi, babası, sonra da babam izin vermemiş. Babamla nişanlanınca çok sevdiği işten ayrılmış, sonra çalışması için birçok fırsat olsa da babam “Benim kazandığım para bize yetiyor, sen çocuklara bak” demiş. Bu bakış açısıyla düşününce çalışamamış, içinde kalmış, masallara, hikayelere konu olmuş bir evde büyüyen, benim en iyi bildiğim konu “Kadın çalışmalı ve üretmeliydi” Kadın üretmeliydi, çeşit çeşit yemek yapıyor, kendini beğendirmeye çalışıyor, ev işini en iyi şekilde yapmaya çalışıyor, her gün süpürge tutuyor çünkü bir şeyler yaptığını göstermeye, kendine kanıtlamaya çalışıyordu ve ev işi nankör deyip, üzülüyordu.

Peki siz, nasıl bir hayat istiyordunuz?

Tabii ki okuyacaktım. Anadolu Lisesi’ni kazandım, ailemden ayrı okudum. Her tatilde eve gittiğimde aynı manzara. Üretmek isteyen bir anne, potansiyelini farklı şekillerde gösteren bir kadın. Bu bilinçle yola çıkarak eşimle tanıştım, bana evlenme teklif etti ve benim ilk cümlem “Çalışmadan olmaz” idi.
İş buldum ve üç ay sonra evlendik. Evlendikten beş yıl sonra oğlum oldu. İstanbul’da yaşıyorduk. Benim İzmir-İstanbul ve Çorlu arasında bir rutinim vardı. Haftada iki gün İzmir, bir gün Çorlu, iki gün de İstanbul’daki ofislerde çalışıyordum. İlk zamanlar bakıcı ve oğlumla, sonrasında tek başıma gitmeye başladım. “Etrafta çok yoruluyorsun, başka iş yok mu, çocuğun doğdu hala aynı tempoda mı çalışacaksın? Tempoyu biraz düşürmek ister misin? Biraz ara mı versen? Ne zamana kadar sürecek bu yoğunluk?” gibi cümleler duyuyordum. Bir taraftan içime kazınmış, kanlarımda dolaşan annenim sözleri, diğer taraftan yaşadıklarım, arada kalmalarım, bakıcı ile iletişim tarafı. Bu arada eşim de işi gereği sürekli seyahat ediyordu. Onun iş planı, benim iş planım, birlikte organize etmeye çalışmalarımız. Dışardan fedakarlık yapmayan, durmadan çalışan, çocuğu da bakıcılarla büyüten anne imajı ve laf çarpıtmalarına rağmen bildiğim bir şey vardı:

Nasıl başladınız bu hayalinizi gerçekleştirmeye?

Çocukluk hikayem, inada ve direnmeye dönmüştü ve hayatıma çeki düzen vermenin zamanı gelmişti. Nereden başlayacaktım. İş hayatında henüz sekiz yıllıktım, harika bir pozisyonda, maddi olarak da manevi olarak da tatmin görünüyordum. Manevi olarak pek de tatmin değildim aslında, sadece çalışmalıyım, çalışıyorum, başarılıyım kutusunu dolduruyor, denge kutusunu boş bırakıyordum. Yarım yamalak yaptığım spor, kendine vakit ayırma, hepsi birer araya sıkıştırılmış faaliyetler olarak tik atma listesine ekleniyordu. Tik atmak mı, gerçekten yaşamak mı? Ruhumu doyurmak için mi yaşıyordum, egomu doyurmak için mi? Egom doyuyordu. Bu konuda koçluk eğitimi aldım, kendi inanç sistemimde annemin rolünü fark ettim, çocuğumla nasıl vakit geçirmek istediğime ve işime nasıl koala gibi yapıştığıma bakınca gördüğüm en önemli kare, işine ve ailesine yapışık, kendinden ayrık bir anne… İçinde kadın kimliği yok, anne ve iş kimliği var. İsteklerime, kendi alanıma, yapabileceklerime, yapamayacaklarıma bir bir baktım. O güzelmiş sözü yerine ben bunu yapabilirim, ben bunu sürdürebilirim gözüyle hayata baktım. Zumba zevkliydi benlik değildi. İşimi yeniden yaratmam gerekiyordu, en zorlu olanı da burasıydı, bu zorlu yolculuğa sevdiğim işi meslek haline getirmekle başladım. Nice kapılar çaldım, nice görüşmeler yaptım, işimi de kurdum. Bu süreçte eşim ve ailem benim tutkum karşısında şaşkın, sessiz ve endişeliydiler. Onlara göre güzelim işini, koltuğunu bırakan, kendi işini kurmaya çabalayan ve adı sanı ne olduğu belli olmayan bir konuda hayal kuran hayalperesttim. Hayallerim gerçek oldu. İşimi kurduktan sonra, evdeki düzeni de kuran ben, dün geçmiş inançlarımdan arınarak, annelik kavramına yeniden hayatta bakarak, çevremde bu konuyla ilgili örnek gösterilmeye başladım. Arkadaşlarım, “Sen nasıl yaptın? Sen yapamazsın demiştik, helal olsun sana” dediler. Ben de kendime şaşırıyordum. Başarmak şaşırtmaktı. Ben de yapabildiklerimle şaşırtmıştım şimdi yeni kişileri şaşırtma zamanı gelmişti. Bunu yaşayan bir tek ben değildim. Etrafımdaki kişilerle konuşmaya, haberleşmeye başladık. Her dokunduğum kişinin cildi parlıyor, ruhu yenileniyordu. Gruptaki kadınların hikayeleri birbirimize merhem oluyor, hatta bazılarının yarası açılmadan kapanıyor, acılarımız birbirimizin sevgisiyle harmanlanıyordu. Kendi dönüşümümle birlikte başkasının dönüşümüne de hizmet edince, evden ayrıldığımdan beri bana eşlik eden günlüğümün kapısını çaldım. 12 yaşından beri yazan ben, artık yaşadıklarımdan yola çıkarak, tüm çalışan annelere “İş’te de varım, ben anneyim” deme zamanı gelmişti. 2017 yılında ilk kitabımı çıkardım. Kitabımın da bambaşka insanlara dokunmasını istediğim için gelirini Otizim Aile Derneği’ne bağışladım. İlk kitabımda çalışan anneler; annelik kavramını, anneliğin öğretilerini ve denge kavramını sorguladılar. İkinci kitabımda da çalışan annelere bir dönüşüm rehberi niteliğinde bir kitap hazırladım. Kendimi Özledim kitabının gelirini dönüşümün kız çocuklarından itibaren olacağına inandığım için Türk Eğitim Derneği’ne bağışladım. İlk kitabım o kadar güçlü bir kökten besleniyordu ki 2019 Kasım ayında Gürücüye çevrildi ve Gürcistan’da da Otizm Vakfına bağışlandı.

2008 yılından itibaren kadına yönelik çalışmalar yapıyor, kadının iş hayatında olması için onlara yönelik semineler, eğitimler düzenliyor, bireysel ve grup koçlukları yapıyorum.

Kadınlara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Kadının değişim ve dönüşümü denge ile yapabilirse sürdürebilir oluyor. Denge olmazsa yaşam sürdürülebilir olmaz. İş hayatında olacağız, olmaya da devam edeceğiz çünkü bu ülkenin en önemli beşerî kaynağı insandır, insanın potansiyelini kullanması ülkenin kalkınma ve refahını artıracağına inanıyorum.

“Köydeki Hayatım, Hayallerime Sığmıyordu.”

Bu hafta, bütün gençlere umut olmasını arzu ettiğimiz bir röportajımız var.

Nerede dünyaya geldiniz?

Merhaba, Ben Adıyaman’ın Gerger İlçesine bağlı küçük bir köyde doğdum. Lise eğitimime kadar orada yaşadım.

Köyde nasıl bir hayatınız vardı?

Yaklaşık otuz hanelik, etrafı dağlarla çevrili olan köyümde; sabah ve akşam arasındaki süreçte çocukların sokakta oyun oynadığı annelerin ise genellikle tarla işleriyle meşgul olduğu bir köy hayatıydı. Dışarıdaki dünyayla tek bağlantımız televizyondu. O zamanlara dair hatıralarım  dağlar, toprak ve ağaçlara dair. Ortaokulu da bize yakın olan bir başka köyde taşımalı eğitim ile bitirdim. O zamanlar her sabah uyandığımda beni karşılayan Kımıl dağı; aşmak istediğim, ötesindeki hayatı merak ettiğim ve yaşamak istediğim hayata dair bir engeldi benim için. Köydeki hayatım hayallerime sığınıyordu çoğu zaman.

Gelenekler, aile kültürü, çevre gibi faktörler hayatınızı nasıl etkiliyordu?

Benim ilkokulda okurken hiç kadın öğretmenim olmadı. Ortaokula başladığımda İngilizce öğretmenim kadındı. Tabii o zamanlar hem ergenlik döneminde olmam hem de genellikle gördüğüm kadın profillerinin köy kadını imgesinden ibaret olmasından dolayı İngilizce öğretmenim; Elif Hocam müthiş bir model olmuştu benim için. Erkek egemen bir toplumda doğuyorsunuz, yetişiyorsunuz ve bir anda hiç alışık olmadığınız bir kadın protitipi ile karşılaşıyorsunuz. Kımıl dağının ötesine geçme hayalim Elif hocamla karşılaşmamla iyice pekişti. Ben de okuyacak; bir meslek sahibi olacak; onun gibi adaleti doğruyu, sevgiyi  gittiğim her yere götürecektim güçlü bir kadın olarak. Ancak ortaokulu bitirmemle beraber geleneğin ve kültürün gerçek baskısını hissettim. Okumama, bir liseye gitmeme izin verilmiyordu. Çünkü kız çocuğuydum ve o zamana kadar köyden tek bir kız çocuğu bile liseye gönderilmemişti. Bir çocuk olarak en temel hakkım olan eğitim, kız çocuğu olduğum için ellerimden alınıyordu. Kaderim belliydi: kültürün ve geleneğin daha ben doğmadan benim için hazırlamış olduğu motifleri tek tek örmek; liseye gitmemek, bir meslek sahibi olmamak, 17-18 yaşında evlenmek ve kocamı çalışması için İstanbul’a gönderirken bir taraftan çocuk yetiştirmek, diğer taraftan eve su taşımak ve tarla işlerini yapmak. Benden hayatımı sığdırmamı istedikleri hayat bu kadardı.

O zamanlar en büyük hayaliniz neydi?

Az önce söylediğim gibi en büyük hayalim Kımıl dağını aşmaktı. Bir liseye gitmek ve okumak. 12 yaşında en büyük hayalim buydu.

Ailenizi nasıl ikna ettiniz de İstanbul’a okumaya geldiniz?

Ortaokulu bitirdiğimde babamın ve ailemin beni okula göndermeyeceği gerçeğiyle yüzleştim. Elif öğretmenimin de tayinin çıkmasıyla yıkılmıştım. Hayattaki en önemli modelim, arkadaşım, dostum gidiyordu ve beni bu dağların arasında bırakıyordu. Son görüşmemizde eline bir mektup iliştirdim;

‘’Sevgili biricik öğretmenim, sizi o kadar çok seviyorum ki. Sizden ayrılmak istemiyorum. Ben hayatımda sizin gibi birini görmedim. Allah’a hep dua ederdim inşallah birazcık da Elif hocama benzeyeyim diye. Ama maalesef ki etrafımdaki insanlar buna kesinlikle izin vermiyorlar. Okumak dedim herkes üstüme geldi. Bir insan ben okumak istiyorum diyor diğer insanlar buna izin vermiyor. Ben o kadar çaresizim ki etrafımda bir dostum bile yok. Bugüne kadar o kadar çok ümitliydim ki ailemin beni okutacağından. Ama maalesef ki beni okutmuyorlar. Hayallerim şunlardı; Liseye gitmek, üniversiteye gitmek ve bir meslek sahibi olmak. Eğer ben okumazsam ki zaten okumayacağım, biliyorum ki hayatta  hep bu köyde kalacağım. Ne olacak biliyor musunuz? İki üç yıl babaevinde çalışacağım, 17-18 yaşında da evlilik. Eğer bunlar olursa ben zaten ölmüşüm. Hocam sizden tek bir şey istiyorum. Ben denizde boğulmak üzereyim. Lütfen elimden tutup kurtarın beni.’’

 

 

Bırakmadı elimi Elif öğretmenim, bana sıkıca sarıldı ve elindeki mektupla belediye başkanına çıktı. Belediye başkanının babamı araması da etkili olmadı. Çünkü çevre baskısı çok güçlüydü kadının kim olduğuna ve ne yapabileceğine dair. Ama yılmadı Elif öğretmenim. Tam üç ay boyunca babamı aradı ikna etmeye çalıştı. Ben de üç ay süren sivil itaatsizlik eylemimle babamı ikna etmeye çalıştım. Yemiyor, içmiyor, kimseyle konuşmuyordum. Tabii o zamanlar sivil itaatsizliğin ne demek olduğunu bilmiyordum.  Gandhi’nin tekniği ve Elif öğretmenimin ısrarlı aramaları ile bir sabah babam uyandı ve “haydi gidiyoruz, seni liseye yazdıracağız” dedi. O gün dünya avuçlarımdaydı sanki, çaresizlik dağılmış, yeni bir ufuk belirmişti. 12 yaşında bir kız çocuğunun ve öğretmeninin mücadelesi tek bir kız çocuğunu çıkarmadı o köyden. Gelenek ve kültürde yeni bir anlayış, yeni bir kırılma meydana geldi. Biz bizim için sunulmuş olan kader motiflerini tercih etmeyerek diğer insanların da kendi hayallerinin ve isteklerinin peşinden gitmesine dolaylı olarak neden oluyoruz. Bir yerde meydana gelen  tek bir iyileşme etkisini her yerde görünür kılıyor.

Şimdi neler yapıyorsunuz?

Üniversiteyi İstanbul’da kazandım. Çift anadal programı ile Psikoloji ve Çocuk Gelişimi bölümlerini bitirdim. Şimdi araştırma görevlisi olarak çalışıyorum.

Gelecekteki hayalleriniz nedir?

Yaşadığımız dünya için, her bir insanın refahı ve iyiliği adına çalışmalar yapmak. Bir grubun, bir toplumun görmesin diye ufku gizlemiş olduğu hayatlara başka türlüsünün mümkün olduğuna dair bir aydınlık bırakmak isterim. İnsanın yaşam hakkı en yüce olanı.

 

 

 

 

 

 

“Havalı Ünvanlar ya da Plazalar. Bütün Etiketlerimizi Bıraktık.”

Bu hafta iki yetenekli kadın ile tanıştık. Ceren ve Elif Hanım. Uzun süre kurumsal hayatın bir parçası olduktan sonra, kendi markalarını yaratmayı başarmış 2 kadın.

 CEREN ÖZDEMİR IŞIDI- 30 Yaşındayım. Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Mimarlık Fakültesi, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı bölümünden mezun olduktan sonra yaklaşık 6 yıl kurumsal firmalarda çalıştım. Kendi markamızı yaratma karamızdan sonra ise kurumsal hayata veda ettim.

Şu anda marka ve kurumsal kimlik tasarımından, iç mekan ve ürün tasarımına kadar geniş bir portföyde hizmet veren By The Co’nun kurucu ortağı olarak çalışıyorum.

ELİF ÖZDEMİR SÖNMEZTÜRK- 32 yaşındayım. Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi’sinden 2010 yılında mezun oldum. Sonrasında kurumsal şirketlerde 10 yıllık finansal denetim, bütçe & raporlama ve stratejik planlama alanlarında çalıştım.

Kurumsal hayatta edindiğimiz tecrübelerimizi kendi kuracağımız markada değerlendirme şansını yakaladık ve By The Co’yu kurduk.

Bu girişiminizden önce neler yapıyordunuz? Nasıl bir hayatınız vardı?

İkimiz de Türkiye’nin önde gelen şirketlerinde ve dinamik sektörlerde çalışıyorduk. Alanlarımız farklı olsa da ikimiz de kurumsal hayatın içerisindeydik.

Tabii ki şu an yaptığımız işe ve yaşadığımız hayata göre daha sınırları ve çerçevesi belirli bir hayatımız vardı. Ama kurumsal şirketlerde çalışmak bize; donanımlı ve kendini geliştirmiş birçok kişiyle çalışma olanağı sağladı. Kurumsal hayatta edindiğimiz bu tecrübelerin kendi işimizi kurma ve yönetme noktasında bize çok büyük katkıları olduğunu düşünüyoruz.

Kurumsal hayata neden veda ettiniz?

Aslında kurumsal hayatta çalışırken de her zaman içimizi kemiren “ben bu işi yapıyorum ama ömür boyu yapmak istiyor muyum ya da şu an çalıştığım alanda çok iyi bir mevkiye gelsem bile mutlu ve tatmin olmuş hisseder miyim’” düşüncesi vardı. By The Co’yu kurmaya karar verdikten sonra anladık ki o içimizi kemiren ses; denemeden veya yola koyulmadan susmuyormuş.

“8-6 çalışmak, öğlen yemeklerine çıkmak, plazalarda olmak, havalı ünvanlar…” bütün etiketlerimizi bıraktık. Hayal gücümüz ve deneyimlerimizin bizi götürebileceği yolu deneyimlemeye karar verdik…

Kurumsalda çalışmaya devam etseydik ve denememiş olsaydık, bir gün ‘keşke’ diyecektik. Şu an iyi ki ama iyi ki o cesareti kendimizde bulmuşuz diyoruz!

Bu süreçte hangi zorluklarla karşılaştınız?

By The Co’yu kurmaya karar vermeden önce oturmuş bir düzenimiz ve iyi kötü bir noktaya getirilmiş kariyerlerimiz vardı; kurumsal hayattayken daha güvenli bir taraftaydık. Varolan işini bırakıp kendi işini yapmak isteyen tüm girişimcilerde bu oturmuş düzeni riske atmaya değer mi düşüncesi oluşabiliyor.

Bu noktada tabii ki olayı objektif değerlendirmek gerekli; kendi işine sahip olmanın olumlu ve olumsuz yönlerinden, girişimcilerin hazır olması gereken zorluklardan da bahsetmek gerek, tabi ki biz bu yolda çok yeniyiz daha küçük bir kısmını gördük ama şu ana kadar edindiğimiz tecrübeye bakarak söyleyebiliriz ki; her şey toz pembe mi tabi ki hayır!

Bir tweet vardı ‘’kurumsalda haftanın 6 günü çalıştığım için kendi işimi kurdum artık haftanın 7 günü çalışıyorum’’ diye, bu gerçekten inanılmaz doğru bir tespit; bizim kesinlikle saat veya gün kavramımız yok, günün her saati çalışmamız gerekebiliyor, teslimimiz veya sunumumuz varsa gece 3’te çalışıyor olabiliyoruz, saatlerce telefonda birbirimizle, müşterilerle veya çözüm ortaklarımızla konuşmak durumunda olabiliyoruz.

Yani kendi işinizi yapmaya başlayınca çalışma saati veya gün diye bir kavram kalmamaya başlıyor.

Diğer bir konu da maaşlı çalıştığınız bir işyerindeki gibi; o ay az da çalışsanız, çok da çalışsanız ay sonunda hesabınıza yatan bir maaşınız yok. Çalıştığınız, ürettiğiniz veya sıcak satış yapan bir girişiminiz var ise yaptığınız satış kadar gelir elde ediyorsunuz ve hem kendi geçiminizi hem de şirketinizin finansal yapısını buna göre oluşturmanız gerekiyor.

Bir girişim yaratma hevesi olan tüm girişimci adaylarının; bunlar gibi içine girdiğiniz sektöre göre değişiklik gösterebilecek birçok zorlukla karşılaşma ihtimali çok yüksek.

Bu noktada karşılaşabilecek tüm zorluklarda en önemli nokta, içinizde o işi yapmaya olan isteğinizin ve motivasyonunuzun ne kadar yüksek olduğu. Eğer bu motivasyon gerçekten çok yüksekse karşılaşılan her zorluğu, sizi ve girişiminizi daha ileri taşıyan ve geliştiren bir unsur olarak değerlendirmeye başlıyorsunuz.

Gelecekteki hayalleriniz nedir?

By The Co’yu tam anlamıyla, bu sektörde ilk akla gelen markalardan biri haline getirmek ve gelecekte bizimle çalışmak isteyecek; eminiz ki her konuda bize çok ilham verecek genç insanları bünyemize katmak, onlarla birlikte büyümek en büyük hedefimiz!

Şirket olarak gelecek stratejilerimizden biri olan ve hayal ettiğimiz bir diğer konu da By The Co’nun tasarım bakış açısını yansıtabileceğimiz ve herkesin ulaşabileceği platformlarda; kendi ürünlerimizi piyasaya sunmak…

En büyük isteklerimizden biri de;  şu anda elimizden geldiğince yapmaya çalıştığımız ve organizasyonumuz büyüdükçe daha da ağırlık verme şansımızın olacağını düşündüğümüz; marka yaratma sürecinde desteğe ihtiyacı olan, hayatı boyunca çalışmamış ve kendi işini kurmak isteyen ama nereden başlayacağını bilemeyen kadınlara destek olabilmek.

Umarız bu hedefimizi gerçekleştirme mutluluğunu yaşarız…

 

 

 

“Yaşadıklarım Beni Daha Da Güçlendirdi”

Bugün S. Hanım’ın hikayesini dinlemek için Esenler’e geldik. Kendisi yepyeni bir hayat kurmuş ama buna rağmen yüzünün görünmesini istemiyor. Hikayesinin bütün kadınlara ilham vermesi, onun tek dileği. 

Nasıl bir çocukluk yaşadınız?

1978 yılında Bayrampaşa’ya geldik. 6 kız, 1 erkek kardeşiz. Annem erkek çocuk istemiş ama hep kızı olmuş. En küçük kardeşim erkek. Ona çok düşkündü. Babam anneme zaman zaman şiddet uygulardı. Ben büyük olduğum için kardeşlerime bakıyordum evde, diğer anne ben gibiydim.

Mahallede mi tanıştınız eşinizle?

Evet, aynı mahallede oturuyorduk. Tanıştık ve yedi sekiz ay konuştuk. Babam istemiyordu onu. Kahvede sürekli görüyormuş, hareketlerini beğenmiyormuş. Ben tabii 18 yaşındayım, cahillik. Neyin ne olduğunu bilmiyorum ama evden de kaçmak istediğim için onu bir yol olarak düşündüm. Evde huzur yok, kalabalık, köyden hep misafirlerimiz geliyor. Annem zaten bu kadar kalabalık bir evde hangimizle ne kadar ilgilenebilirdi ki. Sevgili olduğumuz zamanlarda bana karşı iyiydi ya da ben göremedim bir şeyleri. Şimdi düşünüyorum ufak tefek kıskançlıkları, problemleri vardı. Bana karışıyordu ama şiddet yoktu. Bir gün beni istemeye geldiler. Babam vermedi. O gün problemler yaşandı, annem fenalaştı ve babam en son anneme dayanamayıp verdi beni. Sonra evlendik. 21 sene evli kaldım. Evlendikten iki üç hafta sonra şiddet başladı. Düğün kasetini izliyorduk, düğünümde ben bizim akrabalardan biriyle dans ettiğim için “Sen nasıl dans edersin?” diye bağırdı çağırdı. Dayak yedim bu sebepten. Kendim isteye isteye evlendiğim için de kimseye söyleyemedim, düştüm dedim. Gözüm morarmıştı. Belliydi aslında dayak yediğim. Ondan sonra yavaş yavaş arttı şiddet. Annem eve geliyordu, kızıyordu. Akrabalarım misafirliğe geliyorlardı, yine kızıyordu.  Sonra çocuklarımız oldu. Onlara karşı hep ilgisizdi. Her şeyleriyle ben ilgileniyordum. Hafta sonları bile çocuklarla ilgilenmez, kahveye giderdi. Çok istedim boşanmayı ama hep insanlar ne der diye sabrettim. Dayak yedikten sonra anneme giderdim hep ama bana sahip çıkmadılar. “Sakın ayrılacağım deme. Büyükler ne der? Biz el aleme ne deriz?” deyip beni eve gönderirlerdi. Teyzemler yanımdalardı ama beni korumak için değil. “Eşin ne yaptı? Ne dedi?”, olan olayları öğrenmeye, dedikodu yapmaya geliyorlardı. Annem “kızı boşanmış” dedirtmemek için beni hiç desteklemedi. Ama artık dayanamıyordum. En sonunda kızım beni boşanmaya ikna etti. Son zamanlarda eşim çok kötü şeyler yapmıştı. Benim ondan daha fazla para kazanmamı kabul edemiyordu. Herkesin yanında beni rencide ediyordu, küçümsüyordu. Hak etmediğim şeylerdi. Çalışıyordum, eve para getiriyordum. Evde mutsuz olduğum için kuaförde kalmak istiyordum hep. Gece saatlerine kadar çalışıyordum. Bu sefer çocuklarımla ilgilenemedim. Hep kıskanırdı beni. Ben hep oturmama, kalkmama dikkat ederdim ama onun kendine güvensizliği vardı. Bu yüzden beni hep kıskanırdı, aşağılık kompleksi vardı. Ben para kazanmaya başladıktan sonra değişmedim,  hep aynıydım ama o hep kıskanırdı. Eskiden daha kötüydü. Aileler araya girdi, onunla konuştular. 10 yıla yakın bana şiddet uygulamadı. İnsanlardan çekindiği için yapmadı ama bu sefer de sözlü şiddet uygulamaya başladı. Bir gün dükkâna tül diktiriyordum. Usta ölçü almaya geldi. O da işten çıkmış, kapıdaydı. İçeriye çağırdım, “Usta var, içeri gel, yalnızım” dedim. Ustayı da tanıyordu ama bana “Çiçek abla, boyu iyi mi?” diye sorunca, “O adam sana nasıl abla der? Bu samimiyet nerden geliyor? Nerden tanıyor seni? Adını nerden biliyor?” diye bağırmaya başladı. Beni perdeci adamla yüzleştirmeye götürecekti. Ben de “Saçmalama” deyince kolumdan tuttu ve kolumu morarttı, beni darp etti. Bir başka gün düğüne gitmiştim. Beni aramış, duymamışım. Ev haliyle çıkıp geldi düğün yerine. Herkesin içinde bana hakaret etti, küfretti. Ben de en son orada karar verdim boşanmaya.

Boşanmak istediğinizi nasıl söylediniz?

Kesin kararlıydım. Nasıl mı söyledim? İlk önce çocuklarımı aldım ve ailemin yanına gittim. Annemler köydeydi. Onlar geldiklerinde de kendimize ev tuttuk, sonra da yeni bir hayat başladı bizim için.  Normalde bir hafta evden giderdik, sonra geri dönerdik ama bu kez bir ay dönmeyince her şey kesinleşti. Ona da mahkeme celbi gidince anladı ki hiçbir şey eskisi gibi değil. Çok zormuş. Biliyorsun, o insanla yaşayamıyorsun çünkü çok kötü bir insan ama yine de alışkanlık. Hani nasıl sigara içiyorsun, kötü ama bırakamıyorsun, bu da öyle bir şey. 

Boşandıktan sonra sizi nasıl bir hayat bekliyordu?

Biz boşandık fakat onun ailesi benim hep yanımdaydı. Hala görüşürüm onlarla, bir sorunum yok. Yıllardır biliyorlar oğullarının ne olduğunu. Çok çektim yıllarca. Sadece ben değil, çocuklarım da. Oğluma “Sen okumadın, bir işe yaramazsın. Bu eve ne katkın var ki?” diyordu, küçümsüyordu onları hep ama biliyor musunuz, oğlumun da mesleği var şu an? Kuaför. Kendi emek vererek sahip oldu her şeye, başı boş bir evlat olmadı. Okumadı belki ama sokaklara da atmadı kendini. Eski eşimin çocuklarıma hiçbir desteği olmadı. Ne okurlarken, ne kuaför salonunu açarken. Yabancı gibi davranıyordu. Ben ondan bir şey istemiyorum zaten. Benim de artık kendi kuaför salonum var. Çok çalıştım, evimi de aldım. Bütün kadınlara haykırmak istiyorum. Eğer isterseniz başarabilirsiniz. Kimsenin sizi korkutmasına, kendinizi değersiz hissettirmesine izin vermeyin. Çünkü siz aslında çok değerlisiniz. 

“Dışarısı Işık, İçerisi Zifiri Karanlıktı”

Nasıl başladı hikayeniz?

Almanya’da doğdum, büyüdüm. Ben büyümek için attığım her adımda, babam da tokatlarıyla adımlar atıyordu hayatımızda. Öyle büyütmeyi bilirdi beni. Hikayem onunla başladı. Annemi çok dövdüğü zaman evdeki diğer dövülecek kişi ben olurdum çünkü. Almanya’dan Türkiye’ye döndüğümüzde görücü usulü evlendirmeye karar verdi beni. Hiç tanımıyordum. İsteyip istemediğim sorulmadı tabii ki. “Kendimi hazır hissetmiyorum ki evliliğe” deme şansım olmadı. Sonrasında peşi sıra başladı her şey. Babam kendi gibi birini getirdi, evimin ortasına bırakmıştı sanki. Ufacık bir şeyi yanlış yapsam, sözleriyle hakaret ederdi önceleri. Nasıl bu kadar tuzlu olurdu o yemek? Sonra söz yetmedi, eksik kaldı, gücünü göstermek istedi hep. Evden kaçtım, Almanya’ya döndüm. Boşandık. Ne var ki orada tutunmak her şeyden güç geldi. Baskı eksik olmadı. “Tek başıma nasıl yapacağım? Nasıl üstesinden geleceğim bu hayatın?” diye uyandım her güne. Öyle büyütüldüm ki, yalnız başıma bir şeyleri başarabileceğimi kendime tekrar ettiğim her an, içerideki sesim benimle dalga geçiyor gibiydi. Türkiye’ye dönmek her şeyi kolaylaştıracak gibi geldi sonra. Mecburen döndüm. Döndüğüm yalnızca ülke değildi. Kendime dönmek isterken, ona da döndüm. Her şeyi görmeme rağmen, acılarımı bilmeme rağmen, içimdeki sıkışmışlıktan ancak biri benim yanımda olduğu zaman kurtulabileceğimi düşündüm. Yalnızlığın yükü çok ağırdı. Şiddetin yükünü sırtıma aldım. Beni arayıp sormaya başladı, günler geçti ve biz yine aynı evde yaşamaya başladık onunla. Yeniden evlendik. Almanya’da içimdeki baskıdan kaçtım, Türkiye’de şiddete koştum aslında. İki çocuğumun olması, onların bu hayatta güçlü durabilmelerini yalnız başıma sağlayamayacak olmak, hepsinin önündeydi. 

Böyle birini nasıl tarif etsem bilmiyorum. Dışarıdan ışık, içerisi zifiri karanlık. Dövmek onun için tuvalete gitmek, yemek yemek gibi bir şeydi. Ama yalnızca ben görüyordum. Giriş katta bir evde yaşıyorduk. Kaldırımdan tanıdık biri geçtiğinde, o an ona el sallardı, selamlaşırdı, tüm güler yüzünü gösterirdi. O kişi oradan geçip gittikten sonra aşağı eğilir, beni dövmeye devam ederdi. 

Bunlardan bahsederken titremediğim, terlemediğim tek bir an bile yok. Her şeye çocuklarım için devam ettim, içimdeki gücün yetmezliği yüzüme çarptığı için. O da benim güçsüzlüğümü gördüğü için beni hep tehdit ederdi. Bıçak ile üstüme geldiği günler ne yapacağımı bilemez sadece gözümü kapardım. O an karşında gördüğü zayıflık onu mutlu ederdi. Ama dışarıya o kadar güler yüzlüydü ki… Ben evde bir şeylerin yerini değiştirdiğimde dahi dayak yerdim. Ama o insanlara eve huzur götüren bir adam olarak tanıtırdı kendini. 

Daha fazla yapacak bir şeyim olmadığını anladım. Üç buçuk sene böyle devam ettik. Almanya’da yaşayan bir akrabamın bizim yaşadığımız yere geldiğini gördüm internette daha sonra. Onunla konuşmak istedim. Güvendiğim için içimde tutamadıklarımı anlattım. Avukat biri ile beni görüştüreceğini söyledi. Kendisi çok güler yüzlü olduğu için anlattıklarıma inanamadı başta. Sonrasında çocuklarımı da alıp kaçtım yine. Tehditleri bitmek bilmedi ama oradan kalkıp peşimden de gelmedi. Ve sonra, sonunda bitti. Bunca zaman kendi gücümün yetmediğine olan inancım yüzünden kendi yaralarımın içine oyuklar ekledim. Tek bildiğim denedim, olması için çaba verdim, dışarıya yansıttığı ışıklar belki bir gün yuvamın içine döner diye sabır ettim. Yıllar bana hep öğretti. Hep olduğu gibi şimdi de sadece çocuklarım benim hayatımın ışığı ve onların gücü ile kendi gücümü var edebilmeyi öğrendim. Bir süre sonra işe girdim. Çocuklarım büyümüşlerdi artık. Çalıştım, çok çalıştım ve para biriktirdim. Bir terzide başlamıştım işe. Dikişe zaten merakım vardı. 2 sene sonra kendime küçük bir yer kiraladım ve tadilat yapmaya başladım. İşlerim çok iyi gidiyordu ama çok da yoruluyordum. “Olsun” dedim kendi kendime. “Sen başarırsın” ve sonunda da başardım. Birçok ünlü markanın fason işlerini almaya başladım. Şu an yanımda 7 kişi çalışıyor. O kadar zorlukla mücadele ettikten sonra, ben bile buraya nasıl geldiğime inanamıyorum. 

Neden yüzünüzü göstermek istemiyorsunuz?

Korkuyorum. Evet başarılıyım, evet kendi ayaklarımın üzerinde duruyorum, evet paramı kazanıyorum ama hala korkuyorum. Ruhumdaki yaralar o kadar büyük ki, sanki bir gün çıkıp gelecek gibi hissediyorum. Elbette bana birşey yapamaz artık, bunu biliyorum ama yine de ruhumu iyileştirene kadar kimsenin beni tanımasını istemiyorum. 

“Keşke Annem Sadece Bir Kez Saçımı Okşasaydı”

Ayşe Tükrükçü’yü Ayşe Arman’ın röportajından tanıdık. Onun yaşadıklarını duyup da etkilenmemek mümkün değildi. 9 yaşındayken amcasının tecavüzüne uğramış bir çocuk çıktı karşımıza. “Keşke annem saçlarımı bir kez okşasaydı” dediği an gözlerinden dökülen yaşlar bizim kalbimizde büyük bir yara açtı. İnanılmaz bir hayata tutunuş hikayesi dinledik. O 9 yaşındaki çocuk, şu an Hayata Sarıl Derneği’nin kurucusu. Sabaha kadar sokak sokak dolaşıp evsizlere yemek dağıtıyor.

Almanya’da dünyaya gelmişsiniz. 9 yaşınız sizin hayatınızın dönüm noktası. Biraz bahsetmek ister misiniz?

Ailem çalışmak için Almanya’ya gitmişti. Gaziantepliyiz aslen. Evde sürekli şiddet görüyordum. Çok mutsuzdum. 9 yaşındaydım. Yaz tatilinde ailem beni babaanemin yanına bıraktı. Amcam da, kendi kızıyla birlikte bizi Antalya’ya tatile götüreceğini söyledi. Nasıl da mutlu olmuştum. Gittik ve öz amcam Ali Rıza, kendi kızının gözlerinin önünde bana her gece tecavüz etti. Önce beni yıkıyordu, kuruluyordu, sonra tecavüz ediyordu. Biliyor musun, ben o gün bugün yıkandıktan sonra kurulanmam. 

9 yaşında bunları yaşadığında her şeyi anlıyorsun, kötü şeyler olduğunu biliyorsun ve “yarın yine olucak mı?” diye düşünüyorsun. Ondan sonra herkesin aynı şeyi yaşadığını düşünüyorsun, normalleştiriyorsun. Aynı şeyleri babam da yapıcak gözüyle bakıyordum. Çünkü onu sana yapan aynı kandan. “Acaba babam da kuzenime yaptı mı? diye düşünüyordum. Ben hayata küstüm, her şeye küstüm. Ekmeğe, suya, yaşama küstüm. Buna rağmen hayattayım. Zaman zaman sustum, zaman zaman ağlayıp bağırdım. Ama burda acıyı çeken bilir burda izinsiz bedene dokunmanın acısını çok çektim.

Yaz tatili bitip Almanya’ya döndüğünüzde ne oldu?

Kimseye söyleyemedim. Evde sürekli dayak yiyordum. Bir gün okulda öğretmenim kolumdaki morlukları farketti ve sosyal hizmetlere haber verdi. Berlin’deki çocuk yurdunda kalmaya başladım ve oradayken tecavüze uğradığımı görevliler anladılar. Mahkemeler oldu. Annem asla yaşadıklarımın doğruluğunu kabul etmedi ve mahkemede “kızım istemiştir” dedi. Oysa ki sadece 9 yaşındaydım. Daha hiç lunaparka gitmemiştim, hiç lolipop yememiştim? İstediğin kadar psikoloğa psikiyatriye git, hangisi bunun acısını değiştirir? Hiçbiri. 

Amcanız ceza aldı mı?

Hayır almadı. İşte o yaşta ne düşüneceksin ki, onurunu mu, haysiyetini mi, şerefini mi, kızlığını mı, çocukluğunu mu, hangi birini?  Benim geleceğim gitti. Anneme isyan ediyorum. Ne evim, ne yuvam oldu. 

Peki sizi tekrar ailenizin yanına göndermişler. Neden tekrar devlet sizi ailenizin yanına gönderdi?

Ben kendi isteğimle dönmek istedim. Küçük kız kardeşim vardı, onu büyütmek istedim. İki kişilik koltukta onu yatırır, küçük tekli koltukta ben yatardım. Kardeş hasreti çekiyordum. Abimi bir daha göremiyeceğim diye dönmek istedim. İyi mi yaptım kötü mü bilmiyorum. 

Sonra ilk eşiniz Hasan ile tanıştınız.

Evet. Batı Berlin’deydik. Hasan çıktı karşıma, evlenme teklifi etti. Kabul ettim, benim için kurtuluştu. Türkiye’ye geldik. Ailem olsun istedim. Ben doğu kökenliyim. Bekareti olamayan kadına düzgün gözle bakmazlardı. Aile kurmak istedim bu nedenle. Kötü olan düzeni değiştimek istedim. İki buçuk yıl evli kaldım. Köyde Kahramanmaraş’taydık. Eşim Mersin’deydi, çalışıyordu. Ben ailesinin yanındaydım. Hamile kaldım. Şiddet orada da peşimi bırakmadı. KArnımda bebeğim varken kaynımdan dayak yedim, başka bir gün ise merdivenlerden yuvarlandım ve çocucğumu düşürdüm. Sonra boşandım eşimden. Kendi ayakalarım üstünde durmak istedim ve işe girdim. Bana “dul kadın çalışmaz” dediler aldırmadım, çalıştım ve ikinci eşim olacak o adamla tanıştım. Beni satan adam ile evlendim.

Bahri.

Evet Bahri.Akraba ziyaretine diye o şehir bu şehir senin gezdik. Büyüklerin yanına diye otelde buluyordum kendimi. Her gittiğim memlekette erkekler ile masada oturuyorduk. Ben hep bir bahane bulup odama çıkıyordum. O ortamda bulunmak istemedim. 26 yaşlarındaydım. Sorduğumda tokat atıyordu ve Bahri en sonunda beni geneleve sattı. 

Bahri hayatta mı şu an?

16 Mayısta 1996’da şöyle bir haber okudum. “Dostu tarafından vurularak öldürülen Ökkeş Bahri Yılmaz”. Hayat böyle intikam alıyor. Antep’te akrabalarım gördü fotoğrafını, yerde yatıyormuş. Ama o öldü kurtuldu. Bense o zamanlar 365 gün çalışıyordum ve her gün ölüyordum. 

Genelev nasıl bir yerdi?

Hep borcum vardı ve o borç asla kapanmıyordu. “Borcumu bitireceğim, buradan kurtulacağım” dediğim an yeniden borç çıkartıyorlardı. 40 gün çalıştığımda 500 milyon para kazanmıştım. “Yarısı senin, yarısı bizim” demişlerdi. Bir gün “borcum bitti, gideceğim” dedim. Bana “otur” dediler, oturdum. Elektrik,su, kuaför parası, muayene parası hepsi totalde haneme yazılmış. 220 milyon patrona verdim, bende kaldı 30 milyon. O borç hiç bitmeyecekti.

1996’da müşterim olan kişiyle düğün yaparak genelevden çıktım. Ama Ahmet de daha sonra beni Kıbrıs’a götürüp satmaya çalıştı. Küçük küçük kafeler vardır Kıbrıs’ta. “Otur” dedi bana Ahmet, oturdum. Kahve içiyordum.  10-15 dakika geçtikten sonra birisi geldi. Beni çağırdı, yanına gittim. “İçeri gir, seni çağırıyor” dedi. Gittim, bir baktım adam soyunmuş, bekliyor. Hemen bağırdım, polis geldi. Tacize uğradımı söyledim. Adamı hemen aldılar. Oysa Ahmet benim 6,5 yıllık kocamdı. Geneleve bir daha dönmemek için onunla evlenmiştim. Sicilim temizlensin diye ama sonradan öğrendim ki bu siciller silinmiyormuş. Bir kere vesika aldınız mı, üzerinize yapışıyor. 

Peki aileniz? Onlarla ilgili ne hissediyorsunuz?

Babamdan şiddet gördüm ama benden özür diledi. Onu kendi elimle mezara koydum. Benimle konuşmasa da arkamda o dağın var olduğunu biliyordum. Boşandıktan önce ve sonra babam bana hep para yollardı. Ben annem zannederdim ama sonradan öğrendim ki babammış. Canım acıyor mu, evet acıyor. Keşke bunları annem yapsaydı, beni sahiplenseydi, bana sarılsaydı ve beni yargılamasaydı. Keşke annem saçımı tarasaydı. Ben anneme hiçbir şey yapmadım, canını acıtmadım hiçbir şey yapmadım. 51 yaşındayım ve annem hala benim canımı acıtıyor. Onun için benim hiç çocuğum olmadı.Benim yaptığım ya da yapmadığım hiçbir şeyi çocuğuma yapmayayım diye. Biliyorsunuz, bir düşük yaptım. Oğlan çocuğu olduğunu hissediyorum. Hala oğlumu rüyamda görüyorum. Bedeni büyümüş ama bebek kafası. Bana hep aynı şeyleri söylüyor. “Anne beni buradan çıkar” diyor. Oysa beni hastaneye yetiştirselerdi, bebeğim kurtulurdu. Seneler sonra kayınvalidemi gördüm, helallik istedi benden ama etmedim, etmem, etmeyeceğim. Çocuğumun babasına da hakkım helal değil. Edilecek bir hak yok bende. Çalınan haklarım var. Benden çalınan ergenliğim var, çocukluğum var, genç kızlığım var. Hayata tutunuşum daha farklı o yüzden. 

Peki yaşadıklarınızdan sonra nasıl yeniden hayata tutundunuz?

2007’de milletvekilliğine adaylığımı koydum, kamuoyu oluşturmak için. Geneleve satılmış hayatsız kadınlar adına aday oldum. Bu kadınların var olduğunu göstermek için. Ondan sonra kitabım çıktı. Ödüller aldım, belgeselim çekildi. 2007-2014 arası hep hayatla mücadele verdim. Evsizlere yönelik bir şeyler yapalım, çorba dağıtılım diye düşündüm. İki seneye yakın bir süre bir fiil çorba yapıp dağıttım. Beyoğlu, Beşiktaş, Köprüaltı. Benim çorba yapıp dağıtmamın amacı çok farklıydı aslında. Bir sıcak çorba için açlıktan, sapkınlıktan uzak kalsınlar diye, önlerini kesmeye çalıştım.  Annesinden ayrılan çocukları ailesine kavuşturduk. Bugün ise bir derneğimiz var. Hayata Sarıl Derneği. Bu derneğin kurulmasıyla birlikte de Hayata Sarıl Lokantası’nı açtık. 2 Kasım 2017’e kadar 26.675 tabak yemek verdik evsizlere. Size göre ne kadar güzel, bana göre hiç güzel değil. Ne kadar tabak çoğalırsa, o kadar çok evsiz var düşüncesi aklımdan çıkmıyor. Burada çalışanlar sokaktan aldığımız kişiler. Çalışanları sokaktan seçiyoruz. Mezun ettiğimiz öğrencilerimiz var. Şu an mutfakta size yemek hazırlayacak olan evsiz bir erkekti.  Bana tecavüz eden de bir erkekti. Babam da bir erkek, bana gelen müşteriler de erkek, beni genel eve satan da bir erkek. Bunları eğiten kimdi? Bir anneydi. Ben bu düzeni değiştirmek istiyorum. Ben, bana yapılmayanı insanlara yapıyorum. Bu yaşadığım hayat karşısında ruhum ise  “Ben buradayım. Geçmişimle gömülmeyeceğim, yaptıklarımla gömüleceğim” diyor. Daha dik ve onurlu bir hayat yaşayarak. 

“Kanser Oldum, İyileştim, Yılmadım ve Ben Kazandım”

Songül Hanım’ın hikayesini sosyal medyadan duymuştuk. Kendisi Almanya’da yaşıyordu. Yine sosyal medya aracılığıyla kendisine ulaştık ve bizi kırmadı. Bu hafta sizlere, yıllardır savaş veren güçlü bir kadının hikayesini anlatacağız.

Türkiye’de mi doğdunuz?

Hayır, Almanya’da doğdum. 43 yaşındayım şu an. 3-4 yaşlarında Türkiye’ye döndük. Çocukluğum Türkiye’de geçti. 25 yaşında evlendim. Eşim için yeniden Almanya’ya geldim. Evlendikten 6 ay sonra garson olarak çalışmaya başladım. 1 yıl çalıştıktan sonra aynı yerin işletmeciliğini üstlendim ve restoranı satın aldım. Ama sonra sattım ve parayı ayrıldığım eşime verdim çünkü o olmasa çocuklarımı yanıma alamazdım. Kendime sıfırdan bir hayat kurmak istedim. Her zaman kendi ayaklarının üzerinde duran biriydim. Yeniden garson olarak çalışmaya başladım. Hem çalışıyordum hem de para biriktiriyordum. Eşimden ayrıldım. Ayrılma sebebimiz kızımın psikolojik sorunlarıydı. Yeni bir restoran açtım. Tekrar para biriktirdim, restoran açtım. Büyük organizasyonlara yemek verdim, düğün salonu kiralayıp yemekler yaptım. Almanya’da Türk mutfağını tanıtmaya çalıştım. Ama yeniden işimi kapatmak zorunda kaldım.

Anlattığınıza göre yeniden ayağa kalkmışsınız. Neden işinize devam etmediniz?

Çünkü bir anda her şey değişti. Kanser olduğumu öğrendim ve her şeyi sattım. Hastaneye yattım. Malulen emekli oldum. Ama iyileştim. İyileştikten sonra da tercümanlık yaptım ve bir tekstil firması açtım.

Neden Türkiye’ye geldiniz?

Babamın işleri nedeniyle ben 3-4 yaşımdayken Türkiye’ye döndük. Babam annem bana hamileyken üzerine kuma getirmiş. Dolayısıyla diğer karısı ve ondan olan çocukları da bizimle geldiler. Annem yuvasını yıkmamak için babamdan ayrılmamış. 3 kardeş biz, 3 kardeş de onlar hep beraber yaşamaya başladık. Ama evimizde huzur yoktu, sürekli anlaşmazlık vardı. Babam da birkaç yıl sonra ikinci eşini ve çocukların alıp Konya’ya gitti. Biz Türkiye’de kaldık. Annemi hep döverdi babam. Beni de hiç sevmezdi annemin tarafında olduğum için.

Anneniz 3 çocuğuyla yalnız başına kalmış. Hayatınızı nasıl devam ettirdiniz?

Maddi sıkıntılar olduğu için annem beni 4. Sınıfta okuldan aldı ve birlikte tarım işçisi olarak çalışmaya başladık. Ablam 18 yaşında abimin arkadaşına kaçtı. Babam ablamı bu olay için çok dövdü ve onu birine para karşılığı sattı. Babam çok kötü biriydi. Ablam tekrar kaçtı. Nereye gittiğini bilmiyorduk. Herkes genel evde çalıştığını söylüyordu ama biz ileride öğrendik ki orada değilmiş.

Sonra annem beni bir ardiyede işe verdi. Birisi bana bir mektup bırakmış, aşk mektubu. Mektubu da annem bulmuş. Ben daha çocuğum, anlamıyorum bile olanları. Annem ablamın olayından sonra o kadar korkuyor ki, beni çok dövdü korkusundan. Komşular bile sesimizi duymuş. Sonra da adım çıkmış “sevgilisi var” diye. Ama ben daha 11 yaşındayım. Ne sevgilisi? Ben oyun oynamak istiyorum. Bir gün karşı komşumuzun kızı: “Bayram diye biri var. Sana aşık olmuş. Seninle görüşmek istiyor” dedi. Ben tabii istemedim. Ardından beni rahatsız etmeye başladı, etrafımda dolaşıyordu. Ben annem görür diye çok korkuyordum.

Ne yaptınız peki?

Bir gece balkonda bulaşık yıkarken, balkonun altına geldi ve “aşağı in” diye ısrar etti. Tehdit etti “annene söylerim” diye. Ben inmedim. Ertesi gün tekrar geldi. “Dışarı çık” dedi, “çıkmazsan kapıyı çalarım” dedi. Ben çıkmadım ve dediği gibi kapıyı çaldı. Annem o sıra şansa banyodaydı, ben açtım kapıyı. Çok korkmuştum. Çıktım dışarı. İncir ağacı vardı evimizin ilerisinde. Beni oraya götürdü ve öpmeye başladı. Onu o kadar güçlü biri olarak görüyordum ki, korkumdan sesimi çıkartamadım. Beni tehdit ederek her gece taciz etti. İlerleyen zamanlarda da tecavüz etmeye başladı. Önceleri anlayamıyordum bile ne olduğunu. İlerleyen zamanlarda neyin ne olduğunu anladım. Beni annem ile korkutarak her gece bana tecavüz etti. Aileme diyemedim, beni öldürürlerdi. Hasta oldum. Saçlarım dökülmeye başladı, saç kıran olmuşum sıkıntıdan. Bu adamdan kurtulamıyordum. iyice işler sarpa sardı. Sonra ablam bir gün çıkıp geldi. Ben 12 yaşlarındaydım. Çok zayıflamıştı, küçücük kalmıştı. İçeri aldım. Abim görmesin diye odaya sakladık ama gördü tabii ablamı. Eskiden çok döverdi ama bu sefer ablam o kadar hasta görünüyordu ki dokunmadı ona.  Ablamın çok hasta olduğunu ve çok kötü şeyler yaşadığını duyunca dayanamadı ve izin evde kalmasına izin verdi. Ben de ablam evdeyken yaşadığım her şeyi ablama anlattım. “Annemlere söyleyelim mi?” dedim. “Hayır. Seni de satarlar” dedi ve sustuk. Daha sonra ablam hastalığı yüzünden vefat etti. Yine yalnız ve çaresiz kalmıştım. Bayram’ın ailesi oranın mafyası gibiydi. Herkes onlardan korkardı. Bana sürekli tecavüz ediyordu. Bense işin içinden kurtulacak yol bulamıyordum. Annem de bir şeyler anlamıştı ama tecavüzden haberi yoktu.

Kimseye söylemeden nasıl dayandınız? Neler hissediyordunuz?

Dayanamadım. Çalıştığım yerdeki ablaya anlattım. “Antalya’da bir aile var. Çocuklarına bakıcı arıyorlar. Orada kimse seni bulamaz” dedi. Ben de çaresizlik içinde gittim, kaçtım yani. Dediği gibi oldu. Bir ay çocuklara baktım. Bir gün telefon çaldı, arayan oydu. Beni bulmuştu. “Hemen aşağın in”dedi. O kadar korkmuştum ki, hemen evdekilere anlattım. Onlar da “bir daha ararsa söyle yukarı gelsin kızım” dediler. Tekrar aradı, yukarı çağırdım. Beni odadan çıkartmışlardı ama “bu kızı rahat bırak. Yoksa seni polise veririz” dediklerini duydum. Gitti. Aradan birkaç gün geçti. Yine telefon çaldı. Bu sefer arayan babamdı. Beni almaya geleceğini söyledi. Birlikte tekrar Serek’e döndük. Babam beni çok dövdü. Bir nevi işkence gördüm babam ve abimden. Ardından Bayram tekrar bana tecavüz etmeye başladı. 14 yaşlarındaydım ve ilk kez adet olmuştum. Bir gün evde yalnızdım. Zorla içeri girdi ve bana tecavüz etti. Ben iyice korkmaya başladım ve o korku ile epilepsi hastası oldum. Çıldırıyorum derdimden ama elimden tutan kimse yok. Ben de çareyi kendimi öldürmekte buldum. Fare zehri ile ilaç içip, intihar ettim.  Sokakta beni baygın bulup hastaneye kaldırmışlar. Uyandığımda polisler başımdalardı ama korkudan ifade veremiyordum. Bir kadın yanıma yaklaştı ve beni tehdit etti. Bayram’dan haber getirmişti. Polise sevgiliyiz dememi istemişti ama ben dayanamayıp her şeyi anlattım. Bunu tutukladılar. Ailesi bana “ifadeni geri al, evlenecek Bayram seninle” dedi. Ama etrafımdaki herkes beni korkutuyordu. “Bayramlar 13 erkek kardeş. Evlenince hepsine karılık yapacaksın” diyorlardı.  Bu arada midem bulanmaya, başım dönmeye başladı. Ben hastalıktan zannederken meğer hamileymişim. İyice çıkılmaz bir hal aldı işler. Bu sefer savcıya gittim. Ama o kadar güçlü bir aileydi ki, herkes onlardan korkuyordu. Savcı “DNA testi sonucu vermen lazım. Ancak o zaman söylediklerinin gerçekliği ispat edilir. Şu an bir şey yapamayız”” dedi. Mahkeme oldu ama tabii Bayram çıktı hapisten. Ailesi hamile olduğumu öğrendi. Beni yanlarına aldılar. “Çocuğu aldıracaksın” dediler ama ben kabul etmedim çünkü tek kanıtım o benim. Bayram’ı ancak öyle şikayet edebilirdim. Evde beni merdivenlerden yuvarladılar, dövdüler ama çocuğum düşmedi. Bir gün bayıltmışlar beni. Bir uyandım karşımda ebe. Bir hışımla kalktım masadan. “Alamazsın çocuğumu. Seni şikayet ederim” dedim ve çıktım odadan. Seyyar ailesi kapıda beni bekliyordu. Kargaşa olunca ebe kovdu evden hepimizi. Beni döve döve annemlere getirdiler. O halimi gören babam ve abim daha dövülecek halim kalmadığı için bir şey yapmadılar. Beni her gün tehdit ediyorlardı ama yılmadım. Bir gün tanıdık biri gelip: “Bayram’ın dayısı sana yardım etmek istiyor. Kabul et. Bak zengin, parası var. Sana avukat tutacak” dedi. Bende çaresizlik ile kabul edip evine gittim, inanmıştım. 65 yaşlarındaydı. Evde başka kimse yoktu.  Bana yaklaştı ve elimi tuttu. Üzerime gelmeye başladı. O an anladım maksadını. Kaçamaya çalışsam bile kurtulamadım. Hamile halimle tecavüz etti bana ve çıplak fotoğraflarımı çekti. Sonra da bana musallat oldu. Tehdit etmeye başladı. “Yanıma gelmezsen fotoğraflarını herkese gösteririm” diyordu. Gitmediğim için fotoğraflarımı gerçekten de dağıtmış. Yaşlı yaşlı adamlar kapımıza gelip bana kötü tekliflerde bulundular. O sıra ben 6 aylık hamileyim, ispatlamak için oradan oraya gönderiliyorum. Karnım burnumda, daha neyi görmek istiyorlarsa. Kızımı doğurdum. Ama İstanbul’a gidip DNA testi yaptıracak paramız yoktu. Annemin bir yüzüğü vardı, onu sattık.  Test sonucuna göre Bayram Seyyar babası çıktı. Ben hemen gidip şikayet ettim. Ağır ceza mahkemesinde yargılandı. Tecavüz tarihi 11 yaş olarak değil hamile kaldığım yaş olarak gösterildi. 1 yıl 8 ay hapis aldı ama iyi hal indirimiyle 4 ayda çıktı ve beni tehdit etmeye başladı. Ben korkudan valiliğe sığındım. Orada Kalem Müdürü olan bir kadın bana yardım etmek istedi. Bana iş teklif etti. “Kayınvalideme bak ve bizim evde kal ama çocuğunu kabul edemem” dedi. Ben önce kabul etmedim kızımı bırakmak istemediğim için. Daha sonra düşününce, biraz çalışır para biriktirir ve kızımı yanıma alırım dedim ve öyle de yaptım. 7 ay çalıştım. Baktığım kadın öldü ama o aile beni benimsedi ve bana destek oldular. Garsonluk yaptım, sonra da kızımla beraber eve çıktım. İnsanlar bana hep kötü gözle bakıyorlardı ve o sıralar ilk eşimle tanıştım. Temizlenmek için evlendim. Ama maalesef o da kötü biriydi. Alkol ve uyuşturucu gibi bir sürü kötü alışkanlığı vardı. O eşimden oğluma hamile kaldım. 7 yıl anlaşmazlık içinde geçti ve sonra ayrıldım. Otelde iş buldum, çalıştım, para biriktirdim ve Almanya’ya döndüm. Sonra ikinci eşim ile tanıştım, evlendik. Şu an çok mutluyum. Kendi işim var, çalışıyorum, ayaktayım ve hiçbir zaman başımı öne eğmeyeceğim. Ben başardıysam, inanın bana herkes başarabilir. 

“Kendimi Kurtarmak İçin Değil; Kadınları, Çocukları ve Ülkemi Kurtarmak İçin Ayağa Kalktım”

Bu haftaki hikayemiz Kapadokya’dan. Henüz 17 yaşında bir çocukken “adın çıktı” diyerek zorla evlendirilen Hayriye Demirbilek’in hikayesini sizlere aktaracağız. Demirbilek, hem kurucusu hem de başkanı olduğu Kapadokya Kadın Dayanışma Derneği’nde 12 yıldır kadın hakları mücadelesi veriyor.

Nasıl başladı her şey?

Çocuktum. Sokakta bir erkek arkadaşıma müzik kaseti verirken annem gördü. Sokakta bağırmaya başlayınca korkumdan o gece eve gidemedim. O konuştuğum arkadaşım beni bir arkadaşının evine bıraktı. Tabii bizimkiler jandarmaya haber vermişler. Beni buldurlar. Gelip aldılar. Kızlık testine götürdüler. Ama bir kere adım çıktı ya, “temiz” olmam önemli değil. Dayımın oğluyla beşik kertmesiymişim. Benim haberim bile yok. Onunla evleneceksin dediler. Kardeş gibi büyümüştük, istemedim. Ama bir silah koydular masaya. Ya o çocukla eveleneceksin, ya o çocuğu vuracaksın ya da dayının oğluyla evleneceksin dediler. Mecburen evlendim. Gelinlik bile giydirmediler. Bütün büyüklerim baskı yapıyordu. Annem kendini bile savunamıyordu. Sokağa çıkıp ekmek almayı bile bilmiyordu. 16 yaşında babamla evlendirilmiş. Babam da 16 yaşındaymış. 5 doğum yapmış annem her seferinde “bu sefer erkek olacak” diye.

Çocukken nasıl bir hayatınız vardı?

Babaannem çok diktatör bir kadındı. Babam nakliyeciydi, pek sık evde olmazdı. 12-13 yaşlarındaydım. Pantolon giyerdim. Çok kızarlardı bana. Daha çocuktum. “Artık koca kız oldun, sokakta oynama” dediler bana. Çok baskı altında bir çocukluk geçirdim. Hemen evlendirmek istediler. 5 kız kardeştik, “1 boğaz eksilir” diye düşünüyorlardı. Kızların hiç değeri yoktu.

Eşinizle hayatınız nasıldı?

Ayrı ev açtılar bize. Yoksulluk çektik. Yiyecek, içecek bulamadığımız günlerimiz oldu. Nikahtan 3 ay sonra hamile kaldım. Bebeğim 20 günlükken ayrıldık. Oğlumu tabii ki çok seviyorum ama bağrıma basamıyorum. Onu sırtımda bir yük gibi hissettim. Tabii ki annelik duygusu var. Ağladığında koşuyorsunuz, düştüğünde hemen yanına gidiyorsunuz ama öpemiyorsunuz. Ben oğlumu bir kere öpmüşüm. O kadar mutlu olmuş ki, eşine “biliyor musun annem beni seviyor galiba, beni öptü” demiş. Çok iyi iki arkadaşız oğlumla. Gezeriz, dolaşırız, kavga ederiz. 3 torunum var, 38 yaşında babaanne oldum.

Boşandıktan sonra ne yaptınız?

Baba evine döndüm. Çalışmam gerekiyordu. Çocuğum vardı, para kazanmalıydım. Annem hem beni, hem de oğlumu büyütüyordu. İşe başladım. Nevşehir Cezaevi’nde gardiyan olarak işe başladım. Bu arada ortaokul ve liseyi dışarıdan bitirdim. Sonra da sosyoloji okudum, hatta 2 üniversite bitirdim. Bir yandan okuyordum, bir yandan da çalışıyordum. İkinci evliliğimi benden 20 yaş büyük biriyle yaptım. 20 yıl evli kaldım ve hayatım burnumdan geldi. Korktum, dul kadın imajını üzerimden atmak istedim. Çevrenin baskısı bir yandan, üzerindeki bakışlar bir yandan. Ama düzen tutmadı mı tutmuyor. Yine olmadı. Kısır döngü gibi. Bir yanlış adım attığınızda sonrası düzelmiyor maalesef. O insanların tekrar bana aynı gözle bakacaklarını düşündüğüm için 20 sene evli kaldım. O beni bıraktı. Yoksa benim onu bırakacak cesaretim yoktu.

Sonra nasıl yeniden ayağa kalktınız? Sizi hayata döndüren ne oldu?

Siyasete girdim. Kendimi kurtarmak için değil de, diğer kadınları, çocukları, ülkemi kurtarmak inancıyla bu işe başladım.

Kapadokya’da kadına şiddet oranları nedir?

İç Anadolu bölgesi %49,5 oranla ortalamanın çok üzerinde. Erken evlilik, ensest, çocuk istismarı. Bölge içler acısı durumda. Karapınar kasabasında erkek çocuğa tecavüz oranları çok yüksek. Kapadokya Kadın Dayanışma Derneği olarak uluslararası STKlarla çalışıyoruz ve elimizden geleni yapıyoruz.Yapmaya devam da edeceğiz. Kadınların aslında ne kadar güçlü olduklarını herkese göstereceğiz.

“Ben Gökyüzünün Mavisini Sizin Gördüğünüz Gibi Görmedim”

Okuldan hep anneleri alırdı çocukları, ben sessizce ağlardım…

Yağmurlu bir İstanbul sabahı, kadınlarımızın seslerini duyurmak için başladığımız bu projenin ilk röportajını yapmak üzere Üsküdar’dan yola çıktık. Hikayesini dinleyeceğimiz genç bir kadındı. 25 yaşında. Kahverengi gözleri dolu doluydu sözlerine başlarken. “Babam” deyiverdi sadece…

Hikayeniz nasıl başladı?

Annemi para karşılığında 15 yaşında babamla evlendirmişler. 16 yaşında beni doğurmuş. Ben annemi yaşadığımız evin içinde hiç hatırlamıyorum. Erkek kardeşimle aramızda 4 yaş var. Onu doğurduktan sonra terk etmiş bizi. Annem gittikten sonra babamın ilk eşi geri geldi. Üvey anne yani. Bu dönem babam rahatsızlandı, üvey annem de bize bakamadı. Kardeşimle beni yurda gönderdiler. İşte benim hikayem böyle başladı.

Yurtta hayat nasıldı?

Çok boş hissettim. Yabancı bir yerdi, tanımadığım. Her akşam, çocuklar uyurken camdan arabalara bakar, babamın gelip beni almasını beklerdim. Gelmedi. Sonra alıştım tabii. Uzun süre çok yalnız hissettim, sessiz bir çocuk oldum, kendi halimde. Çok konuşmazdım. Okula başladım. Okuldan hep anneleri alırdı çocukları. Ben çok üzülürdüm, sessizce ağlardım. Sonra beni başka bir yuvaya gönderdiler. Orada toparladım biraz. Daha küçük bir yuvaydı, öğretmenlerimiz daha ilgiliydi, gönüllüler çoktu. Ben açıkçası gönüllüler sayesinde toparlandım, aile şefkatini onlarda buldum. Bana kendimi ayrıcalıklı hissettiriyorlardı. Yuvadaki bakıcılar herkese aynı davranıyorlardı ama gönüllüler bizim için çok önemliydi.

Peki bu sırada babanızdan haber aldınız mı? Sizi görmeye gelmedi mi?

Babam iyileştikten sonra beni hafta sonları eve almaya başladı. İki katlı bir evimiz vardı. Üst katta babaannem oturuyordu. Babam bana çok iyi davranıyordu, bana çok düşkün olduğunu düşünüyordum.  4. sınıfta, herhalde 10 yaşlarındaydım, bazı şeyler fark etmeye başladım. Eve kız arkadaşlarım geldiğinde babam “ne güzel arkadaşların var senin” diyordu. Birlikte film izliyorduk. “Filmlerde göstermiyorlar ama Amerika’da kızlar babalarıyla dudak dudağa öpüşüyorlar” diyordu. Çok küçüktüm. Zaman geçtikçe sadece sözle kalmadı, bana dokunmaya başladı. Bir şeyler hissediyordum ama tam olarak anlayamıyordum neler olduğunu.

Bu arada hala yuvada yaşıyorsunuz, sadece hafta sonları babanızın yanına gidiyorsunuz değil mi?

Evet. Ama 16 yaşıma geldiğimde yuvadan ayrılıp kız yetiştirme yurduna gitmem gerekiyordu. Babam beni eve almak istedi. Hurdacılık yapıyordu. Ben sabahları okula gidiyordum, akşam da yemek yapıp evi temizliyordum.

Sonra ne oldu?

Sonra olgunlaşmaya başladım, yaşım büyüyordu. Neyin ne olduğunu anlamaya başlamıştım. Babama karşı çıktım bir gün. “Seni polise şikayet edeceğim” dedim. “Git et. Kimse sana inanmaz” dedi. Bir kız arkadaşıma bahsettim. “Ya sen polise gidip anlatırsın, ya da ben gideceğim” dedi. Ben de yurttaki öğretmenime anlattım her şeyi. Beni hemen polise götürdü. Aslında daha önce de öğretmenime anlatmaya çalışmıştım. “Babam bana karısı gibi davranıyor” demiştim. Öğretmenim bana inanmamıştı. “Baban sana çok düşkün, olmaz öyle şey” demişti. Bu olay ortaya çıkınca kendini suçladı, çok üzüldü.

Karakolda neler yaşadınız?

Polis de bana inanmadı. Kızların evden kaçmak için böyle yalanlar uydurduklarını söylediler. Hatta babaları kendilerine telefon almayınca, onları suçluyorlarmış. En sonunda beni müdürleriyle görüştürdüler. “Sana bir baba olarak soruyorum. Emin misin kızım?” dedi bana. “Evet” dedim. Sürekli ağlıyordum, çok korkmuştum. Bu arada babam benim kaçtığımı anlamamış. Karakola gidip annemi şikayet etmiş kızımı kaçırdı diye. Bu vesile ile annemi buldum. Onu da karakola getirmişler. Sonra babamı da getirdiler. Ben onunla karşılaşmak istemedim. Başka bir odada beklettiler beni. “Ben kızıma bugüne kadar bir fiske bile atmadım. Öğretmenleri kandırdı onu” demiş.

Anneniz?

Yıllar sonra, yüzünü bile hatırlayamadığım annemi gördüm. Tek kelime demedim, konuşamadım. Sadece ağladım.

Sonra nereye götürdüler sizi?

Sonra kız yetiştirme yurduna gönderdiler beni. 3 hafta odamdan çıkmadım. Bana koruyucu aile arıyorlardı. Resim kursunda bir gönüllüyle tanışmıştım. Kocasıyla birlikte geldiler, beni almak istediklerini söylediler. Yurtta kalmaktansa aile yanında kalmayı tercih ettim. Ama psikolojik olarak o kadar yıpranmıştım ki, hayatımın ellerimin arasından kayıp gittiğini hissediyordum. Acaba yaşamamın bir anlamı var mıydı? Beni seven kim vardı? O an orada ölsem, beni arayacak ve benim için üzülecek tek bir insan kalmış mıydı? Neden ben yaşıyordum bunları? İşte bütün bu sorular arasında sıkışmışken, bir gün hayatıma son vermek istedim. Beni tuvalette bulmuşlar, hastaneye götürmüşler. Kurtarmışlar. Ama sonrasında beni bir daha evlerine almadılar. Bu sorumluluğu taşıyamayacaklarını söylediler. Acaba kendi çocukları benim yaptığım şeyi yapsaydı, onu da bırakırlar mıydı? Onu da evden kovarlar mıydı? Benim sevgiye ihtiyacım vardı, beni koruyacak birine ihtiyacım vardı. O an annemi aradım. Yıllardır görmediğim, yüzünü bile hatırlamadığım, beni ve kardeşimi bırakıp giden, pavyonda çalışan annemi. Onu çok merak ediyordum ve çok yalnızdım. Karakolda karşılaşmıştık. Adresini öğrenmiştim. Gittim ve buldum onu.

Anneniz nasıl karşıladı sizi?

Çok iyi karşıladı. Hatta onun yanında kalmaya başladım. Geceleri işe gidiyordu. Ben de liseye gidiyordum. Ama annemle yapamadık. Geceleri işten sarhoş geliyordu. Psikolojisi çok bozuktu. Bir gün sinirlenip saçlarını kesti mesela. Ben idare etmeye çalıştım. Olmadı. Bir gece bir adamla eve geldi. Kavga etmeye başladık. Kendini öldürmekle tehdit etti beni. Bardağı kırdı ve camı boynuna dayadı. O gece son gecemizdi. Ertesi gün onun yanından ayrıldım, yurda döndüm. Ama kimseye de bu olaydan bahsetmedim.

Peki hayatınız nasıl değişti? Sizi hayata bağlayan ne oldu?

Gönüllülerim beni hayata bağladılar. 8 yaşındayken bir resim yarışmasında birinci olmuştum. Bu yarışma sayesinde bir abla ile karşılaştım. Beni hiç bırakmadı. Hep yanımda oldu. Kaldığım yurda gelip gidiyordu. Babamla da tanışmıştı. Beni evden alıyordu, onlarda kalıyordum, geziyorduk. Sonra üniversite sınavına girdim. Ablam beni arkadaşlarının da desteğiyle okuttu, eğitim masraflarımı karşıladılar. Üniversiteyi bitirdim. Başardım. Okul arkadaşımla da evlendim. Şu an devlet memuruyum. Çalışıyorum. Mutluyum. Ama beni en çok üzen şey, bu yaşadığım olayın üzerinden 6 yıl geçmesine rağmen babamın hala ceza almamış olması.

Son olarak söylemek istediğim bir şey var. Benim en güzel yıllarımı aldı babam elimden ama yeniden ayağa kalkabildim. Biliyorum; hiçbir zaman mutlu bir ailede büyümüş, babası tarafından gözünün içine bakılan bir çocuğunun hissettiklerini hissedemeyeceğim. Çünkü ben bunu bilmiyorum ki? Bir annenin kızının saçını taramasının ne demek olduğunu bilmiyorum. Bir annenin mis gibi kokan yemeklerinin tadını bilmiyorum. Annesiyle babası sarıldıklarında bir çocuğun içinde açan çiçekleri hiç tanımadım. Benim çiçeklerim hiç açmadı ki; hatta ben çiçeklerin renklerini, dünyanın renklerini, gökyüzünün mavisini sizin gördüğünüz gibi görmedim. Sadece hayatta kalmaya çalıştım ben. Başardım da. Ve benim çocuklarım dünyanın en mutlu çocukları olacak. Anneleri onların saçlarını okşayacak. Babalarıyla tiyatroya gidecekler. Elimizde balonlar, sokakta koşacağız. Benim çocuklarım mutlu olacaklar…