Şiirlere Konu Olan Kadınlar

PİRAYE VE NAZIM HİKMET

 

Piraye, Nazım’ın kız kardeşi Samiye’nin yakın arkadaşıdır. Kızıl saçlı, gösterişli, aydın görüşlü, kültürlü bir ortamda yetişmiş ve varlıklı bir aileye mensuptur. Kendisini bırakıp Paris’e giden kocası Vedat Örfi’den boşanmak üzere olan,Suzan ve Memet adlarında iki çocuğu bulunan 24 yaşında bir kadındır. Nazım’ın Kadıköy’deki evlerine yapılan sık ziyaretler sırasında tanışıp aşık olurlar birbirlerine, ancak Nazım’ın o tarihlerde başlayan uzun hapis yılları nedeniyle araya ayrılıklar girer. Ama Nazım’ın hapis yıllarıyla başlayan bu uzun ayrılıklar, bağlılıklarını ve aşklarını daha da perçinler ve Nazım Türk şiirinin en güzel örneklerini oluşturan aşk şiirlerini hep bu “kızıl saçlı kadın” için yazar.
1935 yılında çıkan afla serbest kalan Nazım ve Piraye ve nihayet evlenirler. Ancak bu evlilik de politik baskılar, ekonomik sorunlar ve zorunlu ayrılık yılları nedeniyle kesintilere uğrar. Nazım’ın 1938 – 1948 yılları arasında hapishanede geçireceği yılların umutsuzluğunu, annesi ve dostlarının desteğinin yanı sıra Piraye’nin kısa ziyaretleri ve sevgisi azaltacaktır. Nazım umutsuzluğa kapıldığı uzun hapis yıllarında Piraye’ye kendisinden boşanmasını önerir. Piraye’nin cevabı “101 yıla mahkûm olsan bile ben senin arkandayım, bunu böyle bil… “ olur. Bu tutkulu sevda gün gelir heyecanını yitirir ve Nazım aradığı heyecanı başka ilişkilerde bulmaya çalışır. Tabii bu durum Piraye’nin gururunu incitir, kalbini kırar. Roman yazarı Cahit Uçuk ve opera sanatçısı Semiha Berksoy bu umutsuz günlerinde onun hayatına giren kadınlardandır. Sonuçta Piraye tüm bunlara anlayış göstermek ve affetmek zorunda kalacaktır onu.

“EEEEEEEEEY…
kızım, annem, karım, kardeşim
sen
başında güneşler esen
altın gözlü çocuk,
altın gözlü çocuğum benim;
deli çığlıklar atıp avaz avaz
burnumun dibinden gelip geçti de yaz,
ben, bir demet mor menekşe olsun
getiremedim
sana!”

1933 yılında evlenmeye karar verirler. Ama 1933 yılının Mart ayında tutuklanır. Piraye sevgilisiydi, tutuklandıktan 4 ay sonra cezaevi müdürünün sorusu üzerine nişanlıyım der. Artık mektuplarında ona öyle hitap edecektir:

“Nişanlım benim, yüzüğünü kalbimde taşıdığım, kalbime geçirdiğim sevgili ! Sana öyle hasretim ki… Nişanlın.”

Karıma Birinci Mektup isimli şiirinde de şöyle yazar:

“Yavrum! uyuyamıyorum!
Görünmez kuşlar ötüyor
üstünde kızıl ağaçların.
Alevli bir duman gibi tütüyor
Gözlerimde saçların!
Saçların altın
dudakların nar
koyu kehribar
gözlü sevgilim
Çıkacağımdan
emin değilim.”

Ankara Cezaevi’nden böyle seslenir karısına Nazım:

“Ben senden önce ölmek isterim.

Gidenin arkasından gelen gideni bulacak mı zannediyorsun?

Ben zannetmiyorum bunu.

İyisi mi, beni yaktırırsın, odanda ocağın üstüne korsun

içinde bir kavanozun.

Kavanoz camdan olsun,

şeffaf, beyaz camdan olsun ki içinde beni görebilesin…

Fedakârlığımı anlıyorsun: vazgeçtim toprak olmaktan,

vazgeçtim çiçek olmaktan senin yanında kalabilmek için.

Ve toz oluyorum yaşıyorum yanında senin.

Sonra, sen de ölünce kavanozuma gelirsin.

Ve orda beraber yaşarız, külümün içinde külün,

ta ki bir savruk gelin yahut vefasız bir torun

bizi ordan atana kadar…

Ama biz o zamana kadar o kadar karışacağız ki birbirimize,

atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek.

Toprağa beraber dalacağız.

Ve bir gün yabani bir çiçek bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse

sapında muhakkak iki çiçek açacak:

biri sen, biri de ben.”

 

MÜNEVVER VE NAZIM HİKMET

 

1948 yılının Ekim ayında yazar Peride Celal ile beraber dayısının kızı Münevver de gelir. Aslında Piraye ile evlendiği günlerde, Fransa’dan dönen Münevver ile kısa bir yakınlaşma yaşansa da, Münevver ressam Nurullah Berkle evlenmiş, bir de kızı olmuştur.

Kendisinden 15 yaş küçük kumral saçlı, yeşil gözlü kadınla yazışmalar, gidip gelmeler, derken tutkulu bir aşk başlamıştır.

Ona yazdığı ilk şiiri Sen’dir:

“sen esirliğim ve hürriyetimsin,
çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin,
sen memleketimsin.
Sen ela gözlerinde yeşil hareler,
sen büyük, güzel ve muzaffer
ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin…”

1948’de Piraye’den boşanma kararı alır.“Bütün bu olup bitenlere rağmen en yakın iki insan olarak kalacağımızı biliyorum. Ömrümün en güzel senelerini, en iyi eserlerini, sana borçluyum. Onlar manen ve maddeten senindir.”der.

Eşinden boşanacağını söyleyen Münevver, karar değiştirir. Cezaevine gelmez. Bu Nazım için büyük bir darbe olur. Nazım tekrar Piraye’ye mektuplar yazarak barışmak isteğini dile getirir. Affetmesini ister:

“Pirayem, kızıl saçlı bacım benim, seni arkadan bıçakladım. Bir damlası damarlarımdaki bütün kana bedel kanınla boyandı elim. Gel de beni bir daha yalnız bırakma. Eteklerinden öperim.”

Nazım, af yasası çıkmayınca 7 Nisan 1950’de açlık grevine başlar. Piraye hem bu durumdan, hem de yazdığı mektuplardan etkilendiği için ziyaretine gelir, aynı anda Münevver de cezaevine gelir. İşte bu Nazım ve Piraye’nin son karşılaşması olur.15 Temmuz 1950’de tahliye olur Nazım. Piraye’den 23 Mart 1951’de boşanır. 3 gün sonra Münevver bir oğlan doğurur. Nazım oğluna çok sevdiği üvey oğlu Memet’in ismini verir.

 

VERA VE NAZIM HİKMET

 

1955’te hazırladığı bir film için yardım istediği kendinden 30 yaş küçük sarışın genç bir kız dıVera. İlk görüşte Nazım’ın kalbine girmişti. Ama Evliydi ve bir çocuğu vardı. Eşinden ayrıldı. 18 Kasım 1960’ta Nazım’la evlendi. Artık Nazım’ın tüm şiirleri Vera içindi.

“uyandın gülüm
iskemleler uyandı
köşeden köşeye koşuştular
masa da öyle
doğrulup oturdu kilim
nakışları açıldı katmer katmer
ayna seher vakti gölü gibi uyandı
açtı kocaman mavi gözlerini pencereler
uyandı balkon
toparladı bacaklarını boşluktan
tüttü karşı damda bacalar
kaldırımlar akasyalar ötüştü
bulut uyandı
attı göğsündeki yıldızı odamıza
evin içinde dışında uyandı aydınlık
doldu saçlarına senin
dolandı çıplak beline ak ayaklarına senin”

 

CELİLE HANIM VE YAHYA KEMAL

Celile Hanım, İstanbul sosyetesinin en fazla tanınan kadınlarından biriydi ve neredeyse tüm şehir, onun güzelliğinden bahsediyordu. Güzelliğiyle İstanbul’a nam salan Celile Hanım, 1900 yılında Osmanlı’nın ünlü valilerinden biri olan Hikmet Bey ile evlendi. Ancak Celile Hanım ile eşi, evlendikten 16 yıl sonra, beraberlikleriyle ilgili sorunlar yaşamaya başladı. Çocukları Nazım, o yıllarda genç bir çocuktu ve Heyeli’de bahriyede okuyordu. Haftasonları ailesinin yanına geliyor ve Yahya Kemal’den şiir dersleri alıyordu. Celile Hanım’ın mutsuz evliliği, oğlu Nazım’ın şiir hocası olarak evlerine gelip giden Yahya Kemal ile tanışınca; daha büyük bir sarsıntıya uğradı.

Yahya Kemal, Nazım’a ders verdikten sonra kalan zamanında, Celile Hanım’la sanat ve edebiyat hakkında uzun sohbetler ediyordu. Aralarındaki yakınlık giderek arttı ve aşka dönüştü. Celile Hanım’ın evliliği de, zaten daha fazla sürmeyecekti. Celile Hanım, Yahya Kemal ile aralarında başlayan aşkın üstünden çok geçmeden, kötü giden evliliğini sonlandırarak eşinden boşandı. Celile Hanım ile Yahya Kemal arasındaki yakınlık, bir süre sonra Nazım’ın öğrencisi olduğu Bahriye mektebinde duyuldu. Celile Hanım ile Yahya Kemal arasındaki tutkulu aşktan tabii ki Nazım’ın da haberi oldu. Genç Nazım, bu aşka olan tepkisini göstermek için, öğretmeni Yahya Kemal’in paltosunun cebine bir not bıraktı: “Hocam olarak girdiğiniz bu eve, babam olarak giremezsiniz.” Nazım’ın bu ağır cümlesi üzerine Yahya Kemal bir parça geri çekildi; evlilikten zaten oldum olası korkuyor, bu fikre bir türlü yanaşmıyordu. Ne yazık ki, Yahya Kemal’i, Celile Hanım’a duyduğu büyük aşk bile ikna edemedi evliliğe.

Yahya Kemal, onu deliler gibi kıskanıyor; seviyor; ancak evlenmek istemiyordu. Celile Hanım ise adada yaşayan sevgilisini, Nişantaşı’ndaki evinde bekliyor; onunla birlikte gelecek hayalleri kuruyordu. Ancak bu evlilik hiçbir zaman gerçek olmayacaktı. Zamanla bu büyük aşk sona erdi belki ama ayrılan yollar, yıllar sonra çok ama çok hüzünlü bir biçimde kesişti.

Nazım Hikmet, büyük bir şair, sosyalist bir insan olmuş; düşünceleri yüzünden hapislere düşmüştü. Artık yaşlı bir kadın olan annesi Celile ise, oğlunun hapisten çıkması için Galata Köprüsü’nde açlık grevine başlamıştı. Üstelik gözleri de görmüyordu. Ama o, bu haline aldırmadan, oğlu için mücadele veriyordu. Tesadüf bu ya; bir gün yolu Galata Köprüsü’ne düşen Yahya Kemal’in, büyük aşkı Celile ile yolu orada kesişti ama yanına gitmeye cesaret edemedi.

Yahya Kemal öldükten sonra, onun notları arasından, içerisinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıktı.

Şöyle yazıyordu zarfta:

“Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir. Koparıp verdiği bu ili yaprağı daima muhafaza edeceğim…”

Celile, Yahya Kemal ile olan ilişkisinden umudu kesince Paris’e gitmiş ve giderken de onunla Sirkeci Garı’nda vedalaşmıştı.

İşte Yahya Kemal’in ünlü şiiri Sessiz Gemi, büyük aşkı Celile’nin vapurla adadan ayrılıp İstanbul’daki evine dönerken yaşadığı hisleri anlatır;

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmu
ş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalk
ışta ne mendil ne de bir kol.
R
ıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranl
ı hayatın ne de son matemidir bu!
Dünyada sevilmi
ş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.

 

MEVHİDE BEYAT VE ÖZDEMİR ASAF

Örneklerinde gördüğümüz gibi, şiirlerin varlıkları onları yazan kişilerin yaşamlarından bağımsız düşünülemez. Şiirler yaşanmışlıkları taşırlar ve bu yaşanmışlıklar sayesinde hayat bulurlar.

Lavinia, Özdemir Asaf’ın okul yıllarında âşık olduğu bir kıza yazdığı şiirdir. Karşılıksız bir aşkı anlatır. Şair, Lavinia şiirini bir yarışmaya gönderir ve birincilik ödülünü alır. Sonuçlar açıklandıktan hemen sonra şairden şiirini kürsüde okuması istenir. Özdemir Asaf bu teklifi geri çevirmez. Salondaki misafirler arasında Asaf’ın âşık olduğu kız da vardır ve salonu terk ettiği söylenir. Özdemir Asaf’ın büyük bir tutkuyla âşık olduğu ve karşılık alamadığı kişi Mevhibe Meziyet Beyat’tır. Ancak Mevhibe Hanım’ın Özdemir Asaf’a karşı en ufak bir ilgisi yoktur. Asaf’a yıllar sonra dillere destan olacak bir şiir yazdıran bu aşk, karşılıksız ve umutsuzdur. Mevhibe Hanım’ın gönlünde ise bir başkası vardır:  usta gazeteci İlhan Selçuk. Ancak İlhan Selçuk o yıllarda hareketli bir gençlik yaşamaktadır ve Mevhibe Hanım’a göre biri değildir. En sonunda Mevhibe Hanım’ın dünyaevine girdiği kişi oyuncu Öztürk Serengil olur. Ancak evlilikleri uzun ömürlü olmaz ve ayrılırlar. Özdemir Asaf’ın Lavinia’sı hiçbir zaman onları bir araya getirmemiş, Mevhibe’yi yalnızca şiirde ve şairin yüreğinde yaşatmıştır.

Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.

Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia.

 

FATMA HANIM VE ABDULHAK HAMİT

 

Tanzimat döneminin en önemli sanatçılarından Abdülhak Hâmid Tarhan, karısı Fatma Hanım’ın ardından yazdığı Makber adlı eseriyle ünlenmiştir. Bu şiir Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Bir sevgilinin ölümünün ardından yakılan bir ağıttır. Bu romantik özelliğinin yanı sıra eserde birçok felsefî konu da şair tarafından dile getirilmiştir. Hâmid, karısının ölümünü kabullenemediğini anlattığı bu eserinde ölüm, varlık-yokluk, ahiret gibi konuları sorgular. Kafasının karışık olduğunu gösteren şairi tüm çelişkilerden Allah’a olan inancı kurtarır.

Fatma Hanım’ın vereme yakalanmasıyla Hâmid’in korkuları gerçeğe dönüşür. Hâmid, Hindistan’da karısı Fatma Hanım’ın hastalığı artınca, yurda dönmek ister. Güçlüklerle dolu bir deniz yolculuğundan sonra Beyrut’a ayak bastıkları sırada Fatma Hanım son nefesini vermek üzeredir. Beyrut Valisi olan ağabeyi Nasuhi Bey’e misafir olan şair, birkaç gün sonra Fatma Hanım’ı kaybeder. Ölüm Hamid’in ruhunda öylesine derin izler bırakmıştır ki sanatının en büyük eserini yaratmasına neden olur.

Hâmid’in karısına olan aşkı onu kaybetmiş olmasıyla bitmemiş, felsefi konularla derinlik kazanmıştır. Başka evlilikler yapmasına ve çalkantılı bir hayatı olmasına rağmen Fatma Hanım’ı ve çölde bir başına bıraktığı mezarını unutamamış ve eserlerine yansıtmıştır.

Ben gittim o hâksâr kaldı,
Bir kûşede târumâr kaldı.
Bâkî o, enîs–i dilden eyvâh!
Beyrût’ta bir mezâr kaldı.

Çık Fâtıma, lâhdden kıyâm et,
Yâdımdaki hâlime devâm et!
Ketmetme bu râzı, söyle bir söz,
Ben isterim âh öyle bir söz! ..

Güller gibi meyl-i ibtisâm et,
Dağ-ı dile çâre bul, merâm et! ..
Bir tatlı bakışla, bir gülüşle
Eyyâm-ı hayâtımı tamâm et! ..

Yâ Rab, öleyim mi neyleyim ben? ..
Ayrı yaşayım mı sevdiğimden? ..
Verdin bana böyle bir mûsibet,
Ettin beni düşmen-i muhabbet.

 

LEYLA ERBİL VE AHMED ARİF

Ahmed Arif, Leyla Erbil’le tanıştığı sıralarda ikisi de yalnızdır ve yaşları gençtir. Bu dönemlerde mektuplaşmalar sürer. Zaman içerisinde Leyla Erbil eşi Mehmet Bey ile tanışır ve Ahmed Arif’e ancak dost olabileceklerini söyler. Ahmed Arif ise düğün hediyesi olarak “Suskun” şiirini yazar.  Ahmed Arif 1967 yılında eşi Aynur Hanım’la evlenir ve bu evliliğinden bir oğlu dünyaya gelir. Ahmed Arif ömrü boyunca mektuplarında Leyla hanıma aşkını söylemekten ve onu beklediğini ifade etmekten asla vazgeçmez fakat Leyla Erbil her zaman Ahmed Arif’e dostça yaklaşmıştır. 1954-1959 yılları arasında mektuplarını yazan Ahmed Arif son mektubunu 1977’de göndererek bu süreci sonlandırmıştır ve bir daha mektup yazmamıştır.

“Nicesin gene? Beyninde mi, yüreğinde mi, başka bir yerinde mi, nerende ise o İNAT yönünü yaratan dokuları öpmek isterim. Evrende seni, özler seni isterim. Başkaca hiç. Ne taktığım, ne de vurulacağım bir nen yok. Seni. Sade seni.”

“Bak, yanında ben varım. Seninle olduktan sonra yapamayacağım ne vardır? Önce kendine inan, kendini sev, sonra bana bel ver, bana yaslan, bak yaşaman nasıl asli cevherini gösterecek. Üzme hiç kendini, ölürüm sonra. Ölmek hiçbir şey değil. Sen böyle canlı, sıcak, dost, aziz ve en güzeli sevgiliyken ölmek, acı da olsa katlanılır. Ama senin bu bedbin halini görmek… İşte mesele burada.”

 

MARIA MISSIKIAN VE ATİLLA İLHAN

 

“Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular

Böyle bir sevmek görülmemiştir” diyen Attila İlhan “imkansız aşkların” şairidir.

Attila İlhan 1948 yılında üniversite 2. sınıftayken Paris’e gider. Bu seyahatten sanatı ve şiiri derinden etkilenir. Paris’te Ermeni asıllı Fransız olan Maria Missakian ile tanışır. Birlikte gezerler ve Türkiye’den konuşurlar, çünkü atalarının toprağıdır. Attila İlhan Türkiye’ye dönmeye karar verir. Missakian’ı da getirmek istese de pasaportu olmadığı için getiremez. Sürekli mektuplaşırlar. Sürekli onu getirmek için uğraşsa da başaramaz. Zamanla mektuplar seyrekleşir. Daha sonra Maria’nın bir müzisyenle evlenip çocukları olduğunu, mutsuzluktan alkolik olduğunu öğrenir. Yağmur Kaçağı şiir kitabının içindeki Maria Missakian sayfasını imzalayıp gönderir. Bu son görüşmeleri olur.

yüksekkaldırım’da bir akşam
maria missakian’ı düşündüm
eğer kendimi bıraksam
yağmur olabilirdim yağardım

kasım’da bir çınar olurdum
yaprak yaprak dökülürdüm
kalbimi sıkı tutmasam

döküp saçıp boşaltsam
içimde yükselen şiiri
kaldırımlara döküp harcasam
gözleri balıkçıl gözleri
dudaklarında tutup rüzgarı
maria missakian adında biri
gelse göğsüne kapansam

gece gölgesine sokulsam
gökyüzünde bulutlar büyüseler
yağmuru dinlesem anlatsam
şimşekler kırılıp dökülseler
bizi sokaklarda bıraksalar
leylekler üşüyüp gitseler
dönüp arkalarına bakmadan

yine akşam oldu attilâ ilhan
üstelik yalnızsın sonbaharın yabancısı
belki paris’te maria missakian
avuçlarında bir çarmıh acısı
gizlice bir sefalet gecesi
çocuğunu boğarmış gibi boğup paris’i
sana kaçmayı tasarlar her akşam.

 

MİHRİMAH HANIM VE CAHİT SITKI TARANCI

“Böyle ferman etti Cahit
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan”

Abbas şiirindeki Beşiktaş’tan alınacak sevgili, yayıncı, yazar arkadaşı Vedat Günyol’un kız kardeşi Mihrimah Hanım’dır. Vedat Günyol da Cahit Sıtkı gibi Diyarbakırlı’dır, memleketten süregelen bir dostlukları vardır. Böyle bir aşkı içinde yaşar söyleyemez. Ta ki yıllar sonra Paris’te Vedat Günyol’a itiraf edene kadar. Vedat Günyol “Keşke söyleseydin Cahit. Mutlaka seninle evlenmesini isterdim.” der. Ama iş işten geçmiştir, çünkü Mihrimah Hanım doktor Cemil Cemiloğlu ile evlenmiştir.

Bir kere sevdaya tutulmaya gör;
Ateşlerde yandığının resmidir.
Aşık dediğin, Mecnun misali kör;
Ne bilsin alemde ne mevsimidir.

Dünya bir yana, o hayal bir yana;
Bir meşaledir pervaneyim ona.
Altında bir ömür döne dolana
Ağladığım yer penceresi midir?

Bir köşeye mahzun çekilen için,
Yemekten içmekten kesilen için,
Sensiz uykuyu haram bilen için,
Ayrılık ölümün diğer ismidir.

 

İlham Veren Kadınlar

SABİHA GÖKÇEN

 

22 Mart 1913 yılında Mustafa İzzet Bey ve Hayriye Hanım’ın altıncı çocuğu olarak Bursa’da dünyaya geldi.

Anne ve babasının ölümünün ardından, 1925 yılında Bursa’yı ziyaret eden Atatürk tarafından evlat edinilerek  kendisine “Gökçen” soyadı verilir.

Çankaya İlkokulu ve İstanbul Üsküdar Kız Koleji’nde öğrenim gören Sabiha Gökçen, 1935’te Türk Hava Kurumu’nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu’na girdi, Ankara’da yüksek planörcülük brövelerini aldı.

Gökçen, 7 erkek öğrenciyle birlikte Kırım, Rusya’ya gönderilerek yüksek planörcülük eğitimini tamamladı.

1936’da Eskişehir Askeri Hava Okulu’na girdi, burada av ve bombardıman uçaklarıyla başarılı görevler yaparak, dünyanın ilk “Kadın Savaş Pilotu” unvanını kazandı. 1937 yılında Türk Hava Kurumu’nun yetiştirdiği ilk kadın pilot olması nedeniyle kurumun “9 numaralı Murassa (iftihar) Madalyası” ile ödüllendirildi.

1938’de Balkan devletlerinin davetlisi olarak, uçağıyla Balkan turu yapan Gökçen, daha sonra Türk Hava Kurumu Türkkuşu’na başöğretmen tayin edildi. 1955’e kadar bu görevini başarıyla sürdürdü.

Hayatı boyunca toplam 22 değişik hafif bombardıman ve akrobatik uçakla uçan ve birçok ödülün sahibi olan Sabiha Gökçen, 1991 yılında Uluslararası Havacılık Federasyonu Altın Madalyası’nı aldı.

1996 yılında Amerika’da düzenlenen Kartallar Toplantısı’nda dünya havacılık tarihine adını yazdıran 20 havacıdan biri seçilen Sabiha Gökçen, bu ödüle layık görülen ilk kadın havacı olmuştur.

Sabiha Gökçen, 22 Mart 2001 tarihinde,88 yaşında hayata gözlerini yumdu. Sabiha Gökçen dünyanın bütün kadın pilotları için bir ilham kaynağıdır ve efsanesi bizimle yaşamaya devam edecektir…

 

JANE AUSTEN

8 Mart’ta kutlanan kadınlar günü, karşımıza dünyaya ilham veren kadınlardan bir diğerini çıkarıyor: İngiliz roman yazarı Jane Austen. 1775’te Hampshire’da doğan yazar, Oxford’da eğitimine devam etmiş ve kısacık ömrüne dünyanın en iyi romanlarından bazılarını sığdırmıştır. Öyle ki, bugün  romanları, neredeyse her 10 yılda bir sinemaya ya da televizyona uyarlanan ender yazarlardan biridir. 41 yaşında ölen Jane Austen’ın romanlarından bazıları şunlardır: Aşk ve Gurur, Mansfield Parkı, Emma, Sağduyu ve Duyarlılık, Northanger Manastırı, İkna, Lady Susan.

 

Bugün Jane Austen’in hastalanmadan önce 8 yılını geçirdiği Hampshire’daki evi müze olarak ziyaret edilebilirken, yazara ve ailesine ait birçok kişisel eşya ve el yazmalarını bulabilirsiniz. Hayattayken kitaplarını anonim olarak yayınlayan ve bu yüzden kimse tarafından tanınmayan Jane Austen’in romanları, ölümünden 200 yıl sonra bile her gün milyonlarca kitapsever tarafından okunuyor.

 

ANNE FRANK

 

Dünya Kadınlar Günü’nde, Nazi Almanyasının simge isimlerinden olan Anne Frank, küçücük yaşamına sevgi, korku ve umut gibi evrensel insan özelliklerinin en güçlü olanlarını sığdırmış ve yazdığı günlükle ölümünden 75 yıl sonra bile bize yansıtmayı başarmıştır. Anne Frank’in Günlüğü, kendisinin 15 yaşlarında ölümünden ve baba Otto Frank’in günlüğü yayınlatma kararı almasından sonra basılmış, günümüze kadar 70 dile çevrilmiş ve bugün dünyanın en çok okunan kitaplarından biri olmuştur.

 

‘’Her şeye rağmen insanların gerçekten iyi kalpli olduğuna inanıyorum’’ diyen, II. Dünya Savaşı’nın en dürüst, güçlü ve dokunaklı hesaplarından biri olan günlük, Almanya’da yaşayan bir Yahudi ailenin küçük kızları Anne Frank tarafından yazılmıştır. Aile savaş boyunca Anne’in ‘’Arka Ev’’ olarak bahsettiği gizli bir ekte saklanırken Naziler tarafından bulunmalarıyla toplama kamplarına gönderilmiş ve sadece Anne’in babası hayatta kalmıştır.

 

FRİDA KAHLO

 

‘’Uçmak için kanatlarım varken, neden yürümek için ayaklara ihtiyacım olsun ki’’ diyen Frida’yı anlamaya çalışmak bir miktarda olsa onun acısını anlamaktır. Meksika’da 1907 yılında doğan Frida Kahlo, 47 yıllık kısa ömrüne dünya tarihinde izi silinmeyecek bir yer bırakmış ve hala onu sadece resim sanatının en önde gelen ismi değil, yaşamı ve güçlü kişiliğiyle dünyaya meydan okuyan bir kadın karakter olarak tanımlıyoruz. Frida, demek başkaldırıştır.

 

Çocukluğunda geçirdiği çocuk felci nedeniyle bir bacağı engelli kalan Frida, bununla baş etmeyi öğrenirken 18 yaşında, onu sonsuz acılarla yaşamak zorunda bırakan korkunç bir otobüs kazası geçirir. Bir daha anne olamayan, sağ bacağı kesilen ve 32 kez ameliyat olan Kahlo, ömrünün geri kalanında vücudunda dinmeyen acılarla yaşamak zorunda kalır. Kendini resim sanatına veren ve sık sık yatağının tavanında yer alan aynaya bakarak kendi oto portrelerini çizmeye başlayan Frida, ‘’kendi gerçekliğimi çiziyorum’’derken, resimleri korkusuz ve cesurcadır. Kocası Diego Rivera, Frida’nın sanatını ‘’dayanıklılık ve gerçeğin, gerçekliğin, zulmün ve acıların kadınsı niteliklerini yücelten resimler’’ olarak tanımlamıştır.

 

MARİE CURİE

‘’Şimdi daha fazlasını anlama zamanı, böylece daha az korkabiliriz’’ diyen, Polonyalı kimyager ve fizikçi olan Marie Curie, muhtemelen tüm zamanların en ünlü bilim adamı dolayısıyla bilim kadınlarından biridir. Zira Marie Curie, 1911’de tarihte Nobel Ödülü kazanan ilk ve iki Nobel  kazanan tek kadın oldu. 1903’te ise ilk Nobel Ödülünü eşi Pierre Curie ve Henri Becquerel’den oluşan bir grupla paylaştı. 1908’de Sorbonne’da eğitim veren ilk kadın profesör ve 1914’te Paris Üniversitesi’nde Radyum Enstitüsünün ilk müdürü oldu.

 

Polonya’nın Varşova şehrinde doğan Marie Curie, dünyayı değiştirecek inanılmaz bir buluşa imza atacağı ve aşırı dozda radyasyona maruz kalarak kan kanserinden ölümüne dek burada yaşayacağı Fransa’ya gelmiştir. Kendisini bilim dünyası tarihine altın harflerle yazdıracak olan çığır açan keşifi, radyoaktivite adı verilen bir enerji türüdür. Pierre Curie ile birlikte polonyum ve radyum elementlerini bulmuş, bunu bazı hastalıkların tedavisinde radyoterapi adı verilen yeni bir yöntemin geliştirilmesi için kullanmış ve tüm bu çalışmalar bugün hastanelerde hayati öneme sahip olan X-ışınlarının geliştirilmesinde kullanılmıştır. Hangi hastaneye giderseniz gidin, röntgen çektirdiğinizde ilk aklınıza gelecek isim artık Marie Curie olacaktır.

 

KLEOPATRA

 

Antik Mısır’ın son Helenistik Kraliçesi olan Kleopatra, yüzlerce kitaba, tiyatro oyununa ve filme konu olmuş tarihe yön veren kadınlar arasındadır. Zira kendisi, döneminin hem türlü entrikaları hem de skandalları ile adından söz ettirirken, 39 yaş gibi kısacık hayatına sadece dillere destan güzelliği değil, kurnazlığı ile de dünya tarihinin en büyük krallıklarından biri olan Mısır’ı yönetmesiyle tanınır.

 

Önce Julius Caesar, daha sonra da Mark Anthony ile olan aşkları ve intiharına kadar olan sıradışı hayatını, özellikle Elizabeth Taylor’un canlandırdığı Cleopatra filmi, hem Taylor’un kariyerinde hem de Kleopatra’nın yaşamını daha yakından tanımamızda önemli bir yer tutar. Günümüzde ise aslen Helen olan ve Ptolemaios Hanedanlığından gelen Kleopatra, erkekler tarafından yönetilen bir dünyada güç, kararlılık ve güzelliğin simgesi oldu.

 

COCO CHANEL

 

20. yüzyıla damga vuran ve günümüz moda dünyasına ilham olan Coco Chanel, zamanının cinsiyet normlarına meydan okuyan en yenilikçi moda tasarımcısı olarak tarihe yön veren kadınlar arasında yer almıştır. Çarpıcı fikirleri ve tasarımları ile devrimin çok ötesine geçen Coco, Chanel markası ile modanın yüzünü sonsuza dek değiştiren bir kadın olmuştur. Time dergisinin Yüzyılın En Önemli 100 Kişisi listesinde adı geçen tek modacı olan Coco Chanel, erkekler tarafından yönetilen bir dünyada şapka dükkanından milyarlarca değeri olan Chanel markasını yaratmayı başarmıştır.

 

‘’En cesur hareket, hala kendiniz için düşünmektir. Yüksek sesle’’ diyen, yetimhanede büyüyen ve kabare şarkıcılığı yapan Coco, haklı olarak bugün dünyaya ilham veren kadınlar arasında kendine yer bulmuştur. Kadınlar için ilk pantolonu diken ve tanıtan, bugün dünyanın en ünlü parfümü olan Chanel No 5’i piyasaya süren, LBD olarak bilinen sembolik küçük siyah elbiseyi ilk tasarlayan, kadınlara rahat ve pratik olacakları ceketlerden, kısa eteklerden, süveter kazaklardan, pantolonlardan, düz topuklardan oluşan kıyafetler tasarlayan ilk kişiydi.

 

ROSA PARKS

‘’Özgür olmak isteyen biri olarak hatırlanmak istiyorum… bu yüzden diğer insanlar da özgür olacak’’ diyen Rosa Parks, bugün hala tarihe yön veren kadınlar arasında Amerika’da yaşayan Afro-Amerikan kökenli siyahilerin simgesi ve dünyaya başkaldırışı ve cesareti ile örnek olan bir kadındır.

 

1955’te, 42 yaşında Montgomery’de terzi olan Rosa Parks, kendi sözleriyle ‘’tek yaptığım, işten eve dönmeye çalışmaktı’’ dese de, gerçekte çok daha fazlasını yaptığı ABD’deki sivil haklar hareketi için bir gecede rol model oldu. O yıllarda belediye otobüslerinde sadece beyaz vatandaşlar önde oturabiliyor ve siyah kadınlar ile erkekler arkada oturmak zorunda kalıyordu. 1 Aralık günü, beyaz bölümde yer kalmayınca şöförün 4 siyahi yolcuya ayakta durmasını ve beyaz adama yer vermesini söylemesi ile Rosa Parks, bunu yapmayarak oturmaya devam etmiş, daha sonra tutuklanmış ve Amerika’da bir protesto dalgası yaratmıştır. Irk ayrımcılığını korkusuzca reddetmesi onu sivil halkların ilk kadın temsilcisi yaptı ve tutuklandığı gün, günümüzde bile her yıl Rosa Parks Günü olarak kutlanmaktadır

 

 

 

 

 

Engelleri Aşan Kadınlar

TATYANA MCFADDEN

Tatyana McFadden, ayakları felçli olarak doğmuştu. McFadden, altı yaşına kadar yetimhanede yaşadı. Bu süreçte tekerlekli sandalyesi olmadığı için ellerinin üzerinde yürüyordu. ABD Sağlık Bakanlığı’nda görevli Engelliler Komiseri Deborah McFadden’ın onu evlat edinmesiyle hayatı değişti. McFadden, Baltimore’da jimnastik, tekerlekli sandalye basketbolu ve atletizm de dahil olmak üzere çeşitli sporlarla ilgilendi. İlk yarışmasındaysa sadece sekiz yaşındaydı ve 2004’de iki kez madalya kazandı. Aynı zamanda 2013’de bir hafta içinde Boston ve Londra maratonlarını kazandı. Rusya doğumlu Tatyana McFadden, ABD’ye dört paralimpik oyunda ve 2013 Dünya Şampiyonası’nda dokuzu altın 16 madalya getirdi.

 

JESSİCA LONG

Sadece 13 aylıkken, bir Rus yetimhanesinden alınan Jessica Long, fibula eksikliği ile doğdu; ayak bilekleri, topukları ve ayak kemikleri olmadan dünyaya geldi. 18 aylıkken de bacakları dizlerinin altından kesildi ve bundan sonra Long’un protez bacaklarla yürümeyi öğrenmesi gerekti. O yürümeyi bir kenara bırakın; jimnastik, basketbol, buz pateni, bisiklet, koşu ve kaya tırmanışı gibi birçok spor dalıyla ilgilendi. Paralimpik kariyerine daha 12 yaşındayken başladı. 2004 yılında ABD Paralimpik Takımının en genç üyesi olarak, üç altın madalya kazandı. Long için bu sadece başlangıçtı. 2006 yılında ise 18 ülkede dünya rekoru kırdı ve Güney Afrika’da düzenlenen IPC Dünya Yüzme Şampiyonası’nda dokuz yarışta dokuz altın madalya kazanarak büyük bir başarı elde etti. 2008 yılında da Pekin’den, dördü altın altı madalyaya evine döndü.

 

SÜMEYYE BOYACI

Sümeyye Boyacı, 5 Şubat 2003 tarihinde Eskişehir’de 2 kolu olmadan ve kalça kemiği çıkık bir şekilde doğdu.İlkokul eğitimini özel bir okula aldı ve yine aynı okulda ayaklarıyla yazı yazmayı öğrendi. 4.5 yaşında ayağıyla resim yapmaya başladı ve birçok başarıya imza attı. Alexander Pushkin’in Altın Balık adlı ünlü kitabının Türkçe çevirisi için bir resim yaptı. Yaptığı resim dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e Rusya ziyareti sırasında sunuldu. 2009 ise sulu boya eserleri Moskova’da sergilendi. 2014 yılında yaptığı ebru sanatıyla bir sergiye katıldı. Son olarak Brezilya’da düzenlenen Açık Yüzme Dünya Şampiyonası (Open Water Swimming World Championships)’nda dünya şampiyonu olarak hepimizin göğsünü kabarttı.

 

CHELSEA MCCLAMMER

24 yaşındaki Chelsea McClammer, altı yaşındayken bir otomobil kazası geçirdi. Kazadan sonra omurilik yaralanmasından dolayı belden aşağısı felç kalan genç sporcu, hayatına asla ara vermeyi düşünmedi. Spor yapmaktan vazgeçmek yerine basketbol, ​​tenis ve atletizmle ilgilenmeye başladı.

2008 yılında Paralimpik ABD Atletizm takımına, en genç üye olarak katılan McClammer, aynı yıl Pekin’de yapılan 800 metrelik yarışı da sekizinci sırada tamamladı. McClammer, 2011 yılında Guadalajara’daki Parapan Amerikan Oyunları’nda altı kez madalya kazanarak büyük bir başarı elde etti. Ayrıca, 2012 yılında ESPY En İyi Engelli Kadın Sporcu Ödülü’ne de aday gösterildi.

 

NAZMİYE MURATLI

Nazmiye Muratlı, doğuştan kalça çıkığı nedeniyle hiç yürüyemedi. Bu, onun için hiçbir zaman engel olmadı. Bütün engelleri aştı ve Rio 2016 Paralimpik Oyunları’nda  41 kiloda dünya rekoru kırarak altın madalya elde etti. İnşaatlarda işçi olarak çalışan babasına taş taşımada yardım eden Muratlı, ilk kez halter salonuna girdiğinde yapamayacağını düşünmüş. Ancak babasının teşviği ve desteğiyle haltere başlamasından sadece üç ay sonra Avrupa Şampiyonası’nda bronz madalyayı kazandı. 2010 yılında Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da Dünya Şampiyonu oldu, 2012’de Londra Paralimpik oyunlarında dünya rekoru kırdı ve altın madalya kazandı. 2014 yılı geldiğinde bu kez Dubai Dünya Şampiyonası’nda altın madalyayı boynuna taktı. Son olarak bu yıl Brezilya’nın Rio kentinde hem altın madalya kazandı hem de bir dünya rekoru daha kırdı. Londra’da 40 kiloda 109 kilo, Rio’da ise 41 kiloda 104 kilo kaldırarak kırılması gereken yeni dünya rekorlarını belirleyen isim oldu.

 

DİLAN ONĞULU

Doğuştan kolları ve bacakları olmayan Dilan Onğulu, azmiyle engelleri aşarak 2017-2018 ve 2018-2019 Bedensel Engelliler Türkiye Yüzme Şampiyonalarında S-1 kategorisinin farklı disiplinlerinde toplamda 7 altın madalya kazandı. Protezlerini yaptırmak için gittiği hastanede bir yüzme hocası ile tanışan Onğulu, önceleri suyun üzerinde duracağına bile inanmadığını ancak hocasının çabaları sonucu sadece 1 ay sonra ilçeler arası şampiyonada birinci oldu. “Kolum ve bacağım yok, buna rağmen başardım. Siz neden yapamayasınız?” mesajını her fırsatta veren Onğulu, azmin ve başarının en güzel örneklerinden.