“En Büyük Başarı İnsanın Kendini Keşfetmesiymiş.”

Biraz çocukluğunuzdan bahseder misiniz?

Ben 3 yaşındayken annem ve babam ayrılmışlar. Beni babaannem büyüttü. Bir Karadeniz kadınıydı. Annemle babamı sene birkaç kere görebiliyordum. Babaannemin sevgisiyle büyüyordum. Sarıyer’de yaşıyorduk. O zamanlar Sarıyer bir balıkçı kasabasıydı, şimdiki gibi değildi. Hayallerim de benimle birlikte büyümeye başladı. Bir vakıf kurup herkese yardım etmek istiyordum. Çok naif, kırılgan ve yumuşak yapılı bir insandım. Hocalarımın hep dikkatimi seçerdim. Beni sosyalleştirmeye çalışırlardı. Bir hocam o kadar etkilenmişti ki benim yapımdan, “o kadar hassassın ki, rüzgarda bir ağaç dalı gibi kırılabilirsin. Kendine bu hayatta dikkat et” demişti.

Kargoculuğa nasıl adım attınız?

Vehbi Koç Lisesi’ni bitirdikten sonra Beykoz Lojistik Meslek Yüksekokulu’nda eğitimimi tamamladım. Aslında seçtiğim meslekle hiç uyuşmayan bir yapım vardı. 9 sene sigorta brokerliğinden sonra bir kargo şirketinin acente sahibi olarak görev yaptım. Erkek egemenliğinin yoğun olduğu kargo sektöründe özellikle sahada görev yapmayı tercih ettim.16 yıl aralıksız neredeyse gece – gündüz hiç tatil yapmadan sürekli sahada kargoculuk yaptım. Her şeyim kargo olmuştu. Geceleri uyumaz ertesi günün planını yapardım. Ekip arkadaşlarımdan önce işe gelir, akşam onlarla beraber çıkardım. Hiç bir zaman ekip arkadaşıma “Bu kargoyu al veya teslim et “ demedim. “Bu kargoyu alalım veya teslim edelim“ derdim, hep birlik dili kullanırdım. Bu birlik dilinin eski çalıştığım şirketimin her safhasında olmasını çok istedim. Hatta haddim ve görevim olmadan sadece insani duygularımın çok fazla olması nedeniyle bu birlik çalışmalarını yaptım. Çalıştığım şirkete ve arkadaşlarıma katkı sağlamaya çalışırken kendimi hiçbir katkı sağlayamamışım. Farkında olmadan kendimi unutmuşum. 17 sene sonra ise bu meslek beni o kadar yıprattı ki kargo sektörüne isyan ettim, kargo şirketi benden vazgeçti ama ben vazgeçemedim. Kolinin kokusu, koli bandının sesi önceleri kabusum idi şimdi ise nefesim.
Bodrum’a yerleşmeye naısl karar verdiniz?

2019 yılının sonlarında o kadar sevdiğim mesleğimi bıraktım; evimi, arabamı sattım ve adeta koşarcasına Bodrum’a yerleştim. Önceleri Bodrum’da kendimi dinledim ve çokça düşündüm. “Neden, niye?” diye başladığım sorularım sonra “Nasıl başarırım?”a  dönüştü. Hem kendimi yapılandırmayı, hem de hayalimdeki kargoculuğu nasıl yaparım diye düşündüm. Kendimi yapılandırmak aslında özüme dönmekti.Bu dinlenme sürecinde kendimi iyice tanıdım; nelere, nasıl tepki verdiğimi öğrendim. Sonuç şu çıktı: Sevilmeye ve onaylanmaya çok ihtiyacım varmış. Başkaları beni sevsin, onaylasın diye çırpınmışım ama kendimi sevmemiş ve onaylamamışım. Başkalarına iyilikler yapardım. Şimdi iyiliği önce kendime yapıyorum, önce kendimi seviyorum ve önce kendimi onaylıyorum.

En büyük başarınız nedir?

En büyük başarı insanın kendisini keşfetmesi ve yapılandırmasıdır. Bunu başardım. Şimdi ise hem Cargo Solution Partnership hem de Bodrum Cargo ile kargo sektörüne bir kadının duyarlılığı ile yenilik getirmek istiyorum. Kimse kimsesiz Olmasın ! İsimli sosyal sorumluluk projemle ile huzur evi ve kimsesiz çocuk evini birleştirmek istiyorum. Bu yaşamda kimse kimsesizlik yaşamasın temennisiyle Kadın Başına ekibine hem teşekkür ediyorum hem de sonsuz başarılar diliyorum.

“Ben Annem Gibi Olmayacağım, Üreteceğim, Kadınlara İlham Vereceğim.”

Geçtiğimiz haftalarda bize ilham olan bir kadın ile tanışmıştık. Kendisi ile röportaj yapmak istediğimizi söylediğimizde bizi kırmadı ve başladı anlatmaya.

Bize kendinizden bahseder misiniz?

Mottom: Sürdürülebilir bir yaşam için denge. Ben, kadınların yaşamındaki dengeyi fark ettiren, gösteren, sağlatan çalışmayan bir annenin kızıyım. Kendimi bildim bileli “Kız çocuğu çalışmalı, eline ekmek parasını almalı” cümlesiyle büyüdüm. Bizim evin ninnisi uyusun da büyüsün yerine kadın çalışmalıydı. Her gün mutlaka söylenirdi. Fakir olduğumuzdan ya da babamın para vermemesinden değildi annemin üretme isteğindendi. Anne bize hikâye anlatır mısın dediğimizde annem; lisede İzmir’e çalışmaya gittiğini, dedemin kendisini çalıştırmadığını, tekstil öğretmeni olmak gittiği okul gezilerini, atölyelere katılmak istediğinde abisinin göndermediğini, üniversite sınavına girmek istediğinde “Sen ne yapacaksın ki? Tekstil öğretmeni olup terzi mi olacaksın?” öykülerini anlatırdı. Hep üretmek, çalışmak istemiş ama abisi, babası, sonra da babam izin vermemiş. Babamla nişanlanınca çok sevdiği işten ayrılmış, sonra çalışması için birçok fırsat olsa da babam “Benim kazandığım para bize yetiyor, sen çocuklara bak” demiş. Bu bakış açısıyla düşününce çalışamamış, içinde kalmış, masallara, hikayelere konu olmuş bir evde büyüyen, benim en iyi bildiğim konu “Kadın çalışmalı ve üretmeliydi” Kadın üretmeliydi, çeşit çeşit yemek yapıyor, kendini beğendirmeye çalışıyor, ev işini en iyi şekilde yapmaya çalışıyor, her gün süpürge tutuyor çünkü bir şeyler yaptığını göstermeye, kendine kanıtlamaya çalışıyordu ve ev işi nankör deyip, üzülüyordu.

Peki siz, nasıl bir hayat istiyordunuz?

Tabii ki okuyacaktım. Anadolu Lisesi’ni kazandım, ailemden ayrı okudum. Her tatilde eve gittiğimde aynı manzara. Üretmek isteyen bir anne, potansiyelini farklı şekillerde gösteren bir kadın. Bu bilinçle yola çıkarak eşimle tanıştım, bana evlenme teklif etti ve benim ilk cümlem “Çalışmadan olmaz” idi.
İş buldum ve üç ay sonra evlendik. Evlendikten beş yıl sonra oğlum oldu. İstanbul’da yaşıyorduk. Benim İzmir-İstanbul ve Çorlu arasında bir rutinim vardı. Haftada iki gün İzmir, bir gün Çorlu, iki gün de İstanbul’daki ofislerde çalışıyordum. İlk zamanlar bakıcı ve oğlumla, sonrasında tek başıma gitmeye başladım. “Etrafta çok yoruluyorsun, başka iş yok mu, çocuğun doğdu hala aynı tempoda mı çalışacaksın? Tempoyu biraz düşürmek ister misin? Biraz ara mı versen? Ne zamana kadar sürecek bu yoğunluk?” gibi cümleler duyuyordum. Bir taraftan içime kazınmış, kanlarımda dolaşan annenim sözleri, diğer taraftan yaşadıklarım, arada kalmalarım, bakıcı ile iletişim tarafı. Bu arada eşim de işi gereği sürekli seyahat ediyordu. Onun iş planı, benim iş planım, birlikte organize etmeye çalışmalarımız. Dışardan fedakarlık yapmayan, durmadan çalışan, çocuğu da bakıcılarla büyüten anne imajı ve laf çarpıtmalarına rağmen bildiğim bir şey vardı:

Nasıl başladınız bu hayalinizi gerçekleştirmeye?

Çocukluk hikayem, inada ve direnmeye dönmüştü ve hayatıma çeki düzen vermenin zamanı gelmişti. Nereden başlayacaktım. İş hayatında henüz sekiz yıllıktım, harika bir pozisyonda, maddi olarak da manevi olarak da tatmin görünüyordum. Manevi olarak pek de tatmin değildim aslında, sadece çalışmalıyım, çalışıyorum, başarılıyım kutusunu dolduruyor, denge kutusunu boş bırakıyordum. Yarım yamalak yaptığım spor, kendine vakit ayırma, hepsi birer araya sıkıştırılmış faaliyetler olarak tik atma listesine ekleniyordu. Tik atmak mı, gerçekten yaşamak mı? Ruhumu doyurmak için mi yaşıyordum, egomu doyurmak için mi? Egom doyuyordu. Bu konuda koçluk eğitimi aldım, kendi inanç sistemimde annemin rolünü fark ettim, çocuğumla nasıl vakit geçirmek istediğime ve işime nasıl koala gibi yapıştığıma bakınca gördüğüm en önemli kare, işine ve ailesine yapışık, kendinden ayrık bir anne… İçinde kadın kimliği yok, anne ve iş kimliği var. İsteklerime, kendi alanıma, yapabileceklerime, yapamayacaklarıma bir bir baktım. O güzelmiş sözü yerine ben bunu yapabilirim, ben bunu sürdürebilirim gözüyle hayata baktım. Zumba zevkliydi benlik değildi. İşimi yeniden yaratmam gerekiyordu, en zorlu olanı da burasıydı, bu zorlu yolculuğa sevdiğim işi meslek haline getirmekle başladım. Nice kapılar çaldım, nice görüşmeler yaptım, işimi de kurdum. Bu süreçte eşim ve ailem benim tutkum karşısında şaşkın, sessiz ve endişeliydiler. Onlara göre güzelim işini, koltuğunu bırakan, kendi işini kurmaya çabalayan ve adı sanı ne olduğu belli olmayan bir konuda hayal kuran hayalperesttim. Hayallerim gerçek oldu. İşimi kurduktan sonra, evdeki düzeni de kuran ben, dün geçmiş inançlarımdan arınarak, annelik kavramına yeniden hayatta bakarak, çevremde bu konuyla ilgili örnek gösterilmeye başladım. Arkadaşlarım, “Sen nasıl yaptın? Sen yapamazsın demiştik, helal olsun sana” dediler. Ben de kendime şaşırıyordum. Başarmak şaşırtmaktı. Ben de yapabildiklerimle şaşırtmıştım şimdi yeni kişileri şaşırtma zamanı gelmişti. Bunu yaşayan bir tek ben değildim. Etrafımdaki kişilerle konuşmaya, haberleşmeye başladık. Her dokunduğum kişinin cildi parlıyor, ruhu yenileniyordu. Gruptaki kadınların hikayeleri birbirimize merhem oluyor, hatta bazılarının yarası açılmadan kapanıyor, acılarımız birbirimizin sevgisiyle harmanlanıyordu. Kendi dönüşümümle birlikte başkasının dönüşümüne de hizmet edince, evden ayrıldığımdan beri bana eşlik eden günlüğümün kapısını çaldım. 12 yaşından beri yazan ben, artık yaşadıklarımdan yola çıkarak, tüm çalışan annelere “İş’te de varım, ben anneyim” deme zamanı gelmişti. 2017 yılında ilk kitabımı çıkardım. Kitabımın da bambaşka insanlara dokunmasını istediğim için gelirini Otizim Aile Derneği’ne bağışladım. İlk kitabımda çalışan anneler; annelik kavramını, anneliğin öğretilerini ve denge kavramını sorguladılar. İkinci kitabımda da çalışan annelere bir dönüşüm rehberi niteliğinde bir kitap hazırladım. Kendimi Özledim kitabının gelirini dönüşümün kız çocuklarından itibaren olacağına inandığım için Türk Eğitim Derneği’ne bağışladım. İlk kitabım o kadar güçlü bir kökten besleniyordu ki 2019 Kasım ayında Gürücüye çevrildi ve Gürcistan’da da Otizm Vakfına bağışlandı.

2008 yılından itibaren kadına yönelik çalışmalar yapıyor, kadının iş hayatında olması için onlara yönelik semineler, eğitimler düzenliyor, bireysel ve grup koçlukları yapıyorum.

Kadınlara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Kadının değişim ve dönüşümü denge ile yapabilirse sürdürebilir oluyor. Denge olmazsa yaşam sürdürülebilir olmaz. İş hayatında olacağız, olmaya da devam edeceğiz çünkü bu ülkenin en önemli beşerî kaynağı insandır, insanın potansiyelini kullanması ülkenin kalkınma ve refahını artıracağına inanıyorum.

“Köydeki Hayatım, Hayallerime Sığmıyordu.”

Bu hafta, bütün gençlere umut olmasını arzu ettiğimiz bir röportajımız var.

Nerede dünyaya geldiniz?

Merhaba, Ben Adıyaman’ın Gerger İlçesine bağlı küçük bir köyde doğdum. Lise eğitimime kadar orada yaşadım.

Köyde nasıl bir hayatınız vardı?

Yaklaşık otuz hanelik, etrafı dağlarla çevrili olan köyümde; sabah ve akşam arasındaki süreçte çocukların sokakta oyun oynadığı annelerin ise genellikle tarla işleriyle meşgul olduğu bir köy hayatıydı. Dışarıdaki dünyayla tek bağlantımız televizyondu. O zamanlara dair hatıralarım  dağlar, toprak ve ağaçlara dair. Ortaokulu da bize yakın olan bir başka köyde taşımalı eğitim ile bitirdim. O zamanlar her sabah uyandığımda beni karşılayan Kımıl dağı; aşmak istediğim, ötesindeki hayatı merak ettiğim ve yaşamak istediğim hayata dair bir engeldi benim için. Köydeki hayatım hayallerime sığınıyordu çoğu zaman.

Gelenekler, aile kültürü, çevre gibi faktörler hayatınızı nasıl etkiliyordu?

Benim ilkokulda okurken hiç kadın öğretmenim olmadı. Ortaokula başladığımda İngilizce öğretmenim kadındı. Tabii o zamanlar hem ergenlik döneminde olmam hem de genellikle gördüğüm kadın profillerinin köy kadını imgesinden ibaret olmasından dolayı İngilizce öğretmenim; Elif Hocam müthiş bir model olmuştu benim için. Erkek egemen bir toplumda doğuyorsunuz, yetişiyorsunuz ve bir anda hiç alışık olmadığınız bir kadın protitipi ile karşılaşıyorsunuz. Kımıl dağının ötesine geçme hayalim Elif hocamla karşılaşmamla iyice pekişti. Ben de okuyacak; bir meslek sahibi olacak; onun gibi adaleti doğruyu, sevgiyi  gittiğim her yere götürecektim güçlü bir kadın olarak. Ancak ortaokulu bitirmemle beraber geleneğin ve kültürün gerçek baskısını hissettim. Okumama, bir liseye gitmeme izin verilmiyordu. Çünkü kız çocuğuydum ve o zamana kadar köyden tek bir kız çocuğu bile liseye gönderilmemişti. Bir çocuk olarak en temel hakkım olan eğitim, kız çocuğu olduğum için ellerimden alınıyordu. Kaderim belliydi: kültürün ve geleneğin daha ben doğmadan benim için hazırlamış olduğu motifleri tek tek örmek; liseye gitmemek, bir meslek sahibi olmamak, 17-18 yaşında evlenmek ve kocamı çalışması için İstanbul’a gönderirken bir taraftan çocuk yetiştirmek, diğer taraftan eve su taşımak ve tarla işlerini yapmak. Benden hayatımı sığdırmamı istedikleri hayat bu kadardı.

O zamanlar en büyük hayaliniz neydi?

Az önce söylediğim gibi en büyük hayalim Kımıl dağını aşmaktı. Bir liseye gitmek ve okumak. 12 yaşında en büyük hayalim buydu.

Ailenizi nasıl ikna ettiniz de İstanbul’a okumaya geldiniz?

Ortaokulu bitirdiğimde babamın ve ailemin beni okula göndermeyeceği gerçeğiyle yüzleştim. Elif öğretmenimin de tayinin çıkmasıyla yıkılmıştım. Hayattaki en önemli modelim, arkadaşım, dostum gidiyordu ve beni bu dağların arasında bırakıyordu. Son görüşmemizde eline bir mektup iliştirdim;

‘’Sevgili biricik öğretmenim, sizi o kadar çok seviyorum ki. Sizden ayrılmak istemiyorum. Ben hayatımda sizin gibi birini görmedim. Allah’a hep dua ederdim inşallah birazcık da Elif hocama benzeyeyim diye. Ama maalesef ki etrafımdaki insanlar buna kesinlikle izin vermiyorlar. Okumak dedim herkes üstüme geldi. Bir insan ben okumak istiyorum diyor diğer insanlar buna izin vermiyor. Ben o kadar çaresizim ki etrafımda bir dostum bile yok. Bugüne kadar o kadar çok ümitliydim ki ailemin beni okutacağından. Ama maalesef ki beni okutmuyorlar. Hayallerim şunlardı; Liseye gitmek, üniversiteye gitmek ve bir meslek sahibi olmak. Eğer ben okumazsam ki zaten okumayacağım, biliyorum ki hayatta  hep bu köyde kalacağım. Ne olacak biliyor musunuz? İki üç yıl babaevinde çalışacağım, 17-18 yaşında da evlilik. Eğer bunlar olursa ben zaten ölmüşüm. Hocam sizden tek bir şey istiyorum. Ben denizde boğulmak üzereyim. Lütfen elimden tutup kurtarın beni.’’

 

 

Bırakmadı elimi Elif öğretmenim, bana sıkıca sarıldı ve elindeki mektupla belediye başkanına çıktı. Belediye başkanının babamı araması da etkili olmadı. Çünkü çevre baskısı çok güçlüydü kadının kim olduğuna ve ne yapabileceğine dair. Ama yılmadı Elif öğretmenim. Tam üç ay boyunca babamı aradı ikna etmeye çalıştı. Ben de üç ay süren sivil itaatsizlik eylemimle babamı ikna etmeye çalıştım. Yemiyor, içmiyor, kimseyle konuşmuyordum. Tabii o zamanlar sivil itaatsizliğin ne demek olduğunu bilmiyordum.  Gandhi’nin tekniği ve Elif öğretmenimin ısrarlı aramaları ile bir sabah babam uyandı ve “haydi gidiyoruz, seni liseye yazdıracağız” dedi. O gün dünya avuçlarımdaydı sanki, çaresizlik dağılmış, yeni bir ufuk belirmişti. 12 yaşında bir kız çocuğunun ve öğretmeninin mücadelesi tek bir kız çocuğunu çıkarmadı o köyden. Gelenek ve kültürde yeni bir anlayış, yeni bir kırılma meydana geldi. Biz bizim için sunulmuş olan kader motiflerini tercih etmeyerek diğer insanların da kendi hayallerinin ve isteklerinin peşinden gitmesine dolaylı olarak neden oluyoruz. Bir yerde meydana gelen  tek bir iyileşme etkisini her yerde görünür kılıyor.

Şimdi neler yapıyorsunuz?

Üniversiteyi İstanbul’da kazandım. Çift anadal programı ile Psikoloji ve Çocuk Gelişimi bölümlerini bitirdim. Şimdi araştırma görevlisi olarak çalışıyorum.

Gelecekteki hayalleriniz nedir?

Yaşadığımız dünya için, her bir insanın refahı ve iyiliği adına çalışmalar yapmak. Bir grubun, bir toplumun görmesin diye ufku gizlemiş olduğu hayatlara başka türlüsünün mümkün olduğuna dair bir aydınlık bırakmak isterim. İnsanın yaşam hakkı en yüce olanı.

 

 

 

 

 

 

“Havalı Ünvanlar ya da Plazalar. Bütün Etiketlerimizi Bıraktık.”

Bu hafta iki yetenekli kadın ile tanıştık. Ceren ve Elif Hanım. Uzun süre kurumsal hayatın bir parçası olduktan sonra, kendi markalarını yaratmayı başarmış 2 kadın.

 CEREN ÖZDEMİR IŞIDI- 30 Yaşındayım. Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Mimarlık Fakültesi, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı bölümünden mezun olduktan sonra yaklaşık 6 yıl kurumsal firmalarda çalıştım. Kendi markamızı yaratma karamızdan sonra ise kurumsal hayata veda ettim.

Şu anda marka ve kurumsal kimlik tasarımından, iç mekan ve ürün tasarımına kadar geniş bir portföyde hizmet veren By The Co’nun kurucu ortağı olarak çalışıyorum.

ELİF ÖZDEMİR SÖNMEZTÜRK- 32 yaşındayım. Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi’sinden 2010 yılında mezun oldum. Sonrasında kurumsal şirketlerde 10 yıllık finansal denetim, bütçe & raporlama ve stratejik planlama alanlarında çalıştım.

Kurumsal hayatta edindiğimiz tecrübelerimizi kendi kuracağımız markada değerlendirme şansını yakaladık ve By The Co’yu kurduk.

Bu girişiminizden önce neler yapıyordunuz? Nasıl bir hayatınız vardı?

İkimiz de Türkiye’nin önde gelen şirketlerinde ve dinamik sektörlerde çalışıyorduk. Alanlarımız farklı olsa da ikimiz de kurumsal hayatın içerisindeydik.

Tabii ki şu an yaptığımız işe ve yaşadığımız hayata göre daha sınırları ve çerçevesi belirli bir hayatımız vardı. Ama kurumsal şirketlerde çalışmak bize; donanımlı ve kendini geliştirmiş birçok kişiyle çalışma olanağı sağladı. Kurumsal hayatta edindiğimiz bu tecrübelerin kendi işimizi kurma ve yönetme noktasında bize çok büyük katkıları olduğunu düşünüyoruz.

Kurumsal hayata neden veda ettiniz?

Aslında kurumsal hayatta çalışırken de her zaman içimizi kemiren “ben bu işi yapıyorum ama ömür boyu yapmak istiyor muyum ya da şu an çalıştığım alanda çok iyi bir mevkiye gelsem bile mutlu ve tatmin olmuş hisseder miyim’” düşüncesi vardı. By The Co’yu kurmaya karar verdikten sonra anladık ki o içimizi kemiren ses; denemeden veya yola koyulmadan susmuyormuş.

“8-6 çalışmak, öğlen yemeklerine çıkmak, plazalarda olmak, havalı ünvanlar…” bütün etiketlerimizi bıraktık. Hayal gücümüz ve deneyimlerimizin bizi götürebileceği yolu deneyimlemeye karar verdik…

Kurumsalda çalışmaya devam etseydik ve denememiş olsaydık, bir gün ‘keşke’ diyecektik. Şu an iyi ki ama iyi ki o cesareti kendimizde bulmuşuz diyoruz!

Bu süreçte hangi zorluklarla karşılaştınız?

By The Co’yu kurmaya karar vermeden önce oturmuş bir düzenimiz ve iyi kötü bir noktaya getirilmiş kariyerlerimiz vardı; kurumsal hayattayken daha güvenli bir taraftaydık. Varolan işini bırakıp kendi işini yapmak isteyen tüm girişimcilerde bu oturmuş düzeni riske atmaya değer mi düşüncesi oluşabiliyor.

Bu noktada tabii ki olayı objektif değerlendirmek gerekli; kendi işine sahip olmanın olumlu ve olumsuz yönlerinden, girişimcilerin hazır olması gereken zorluklardan da bahsetmek gerek, tabi ki biz bu yolda çok yeniyiz daha küçük bir kısmını gördük ama şu ana kadar edindiğimiz tecrübeye bakarak söyleyebiliriz ki; her şey toz pembe mi tabi ki hayır!

Bir tweet vardı ‘’kurumsalda haftanın 6 günü çalıştığım için kendi işimi kurdum artık haftanın 7 günü çalışıyorum’’ diye, bu gerçekten inanılmaz doğru bir tespit; bizim kesinlikle saat veya gün kavramımız yok, günün her saati çalışmamız gerekebiliyor, teslimimiz veya sunumumuz varsa gece 3’te çalışıyor olabiliyoruz, saatlerce telefonda birbirimizle, müşterilerle veya çözüm ortaklarımızla konuşmak durumunda olabiliyoruz.

Yani kendi işinizi yapmaya başlayınca çalışma saati veya gün diye bir kavram kalmamaya başlıyor.

Diğer bir konu da maaşlı çalıştığınız bir işyerindeki gibi; o ay az da çalışsanız, çok da çalışsanız ay sonunda hesabınıza yatan bir maaşınız yok. Çalıştığınız, ürettiğiniz veya sıcak satış yapan bir girişiminiz var ise yaptığınız satış kadar gelir elde ediyorsunuz ve hem kendi geçiminizi hem de şirketinizin finansal yapısını buna göre oluşturmanız gerekiyor.

Bir girişim yaratma hevesi olan tüm girişimci adaylarının; bunlar gibi içine girdiğiniz sektöre göre değişiklik gösterebilecek birçok zorlukla karşılaşma ihtimali çok yüksek.

Bu noktada karşılaşabilecek tüm zorluklarda en önemli nokta, içinizde o işi yapmaya olan isteğinizin ve motivasyonunuzun ne kadar yüksek olduğu. Eğer bu motivasyon gerçekten çok yüksekse karşılaşılan her zorluğu, sizi ve girişiminizi daha ileri taşıyan ve geliştiren bir unsur olarak değerlendirmeye başlıyorsunuz.

Gelecekteki hayalleriniz nedir?

By The Co’yu tam anlamıyla, bu sektörde ilk akla gelen markalardan biri haline getirmek ve gelecekte bizimle çalışmak isteyecek; eminiz ki her konuda bize çok ilham verecek genç insanları bünyemize katmak, onlarla birlikte büyümek en büyük hedefimiz!

Şirket olarak gelecek stratejilerimizden biri olan ve hayal ettiğimiz bir diğer konu da By The Co’nun tasarım bakış açısını yansıtabileceğimiz ve herkesin ulaşabileceği platformlarda; kendi ürünlerimizi piyasaya sunmak…

En büyük isteklerimizden biri de;  şu anda elimizden geldiğince yapmaya çalıştığımız ve organizasyonumuz büyüdükçe daha da ağırlık verme şansımızın olacağını düşündüğümüz; marka yaratma sürecinde desteğe ihtiyacı olan, hayatı boyunca çalışmamış ve kendi işini kurmak isteyen ama nereden başlayacağını bilemeyen kadınlara destek olabilmek.

Umarız bu hedefimizi gerçekleştirme mutluluğunu yaşarız…

 

 

 

Şiirlere Konu Olan Kadınlar

PİRAYE VE NAZIM HİKMET

 

Piraye, Nazım’ın kız kardeşi Samiye’nin yakın arkadaşıdır. Kızıl saçlı, gösterişli, aydın görüşlü, kültürlü bir ortamda yetişmiş ve varlıklı bir aileye mensuptur. Kendisini bırakıp Paris’e giden kocası Vedat Örfi’den boşanmak üzere olan,Suzan ve Memet adlarında iki çocuğu bulunan 24 yaşında bir kadındır. Nazım’ın Kadıköy’deki evlerine yapılan sık ziyaretler sırasında tanışıp aşık olurlar birbirlerine, ancak Nazım’ın o tarihlerde başlayan uzun hapis yılları nedeniyle araya ayrılıklar girer. Ama Nazım’ın hapis yıllarıyla başlayan bu uzun ayrılıklar, bağlılıklarını ve aşklarını daha da perçinler ve Nazım Türk şiirinin en güzel örneklerini oluşturan aşk şiirlerini hep bu “kızıl saçlı kadın” için yazar.
1935 yılında çıkan afla serbest kalan Nazım ve Piraye ve nihayet evlenirler. Ancak bu evlilik de politik baskılar, ekonomik sorunlar ve zorunlu ayrılık yılları nedeniyle kesintilere uğrar. Nazım’ın 1938 – 1948 yılları arasında hapishanede geçireceği yılların umutsuzluğunu, annesi ve dostlarının desteğinin yanı sıra Piraye’nin kısa ziyaretleri ve sevgisi azaltacaktır. Nazım umutsuzluğa kapıldığı uzun hapis yıllarında Piraye’ye kendisinden boşanmasını önerir. Piraye’nin cevabı “101 yıla mahkûm olsan bile ben senin arkandayım, bunu böyle bil… “ olur. Bu tutkulu sevda gün gelir heyecanını yitirir ve Nazım aradığı heyecanı başka ilişkilerde bulmaya çalışır. Tabii bu durum Piraye’nin gururunu incitir, kalbini kırar. Roman yazarı Cahit Uçuk ve opera sanatçısı Semiha Berksoy bu umutsuz günlerinde onun hayatına giren kadınlardandır. Sonuçta Piraye tüm bunlara anlayış göstermek ve affetmek zorunda kalacaktır onu.

“EEEEEEEEEY…
kızım, annem, karım, kardeşim
sen
başında güneşler esen
altın gözlü çocuk,
altın gözlü çocuğum benim;
deli çığlıklar atıp avaz avaz
burnumun dibinden gelip geçti de yaz,
ben, bir demet mor menekşe olsun
getiremedim
sana!”

1933 yılında evlenmeye karar verirler. Ama 1933 yılının Mart ayında tutuklanır. Piraye sevgilisiydi, tutuklandıktan 4 ay sonra cezaevi müdürünün sorusu üzerine nişanlıyım der. Artık mektuplarında ona öyle hitap edecektir:

“Nişanlım benim, yüzüğünü kalbimde taşıdığım, kalbime geçirdiğim sevgili ! Sana öyle hasretim ki… Nişanlın.”

Karıma Birinci Mektup isimli şiirinde de şöyle yazar:

“Yavrum! uyuyamıyorum!
Görünmez kuşlar ötüyor
üstünde kızıl ağaçların.
Alevli bir duman gibi tütüyor
Gözlerimde saçların!
Saçların altın
dudakların nar
koyu kehribar
gözlü sevgilim
Çıkacağımdan
emin değilim.”

Ankara Cezaevi’nden böyle seslenir karısına Nazım:

“Ben senden önce ölmek isterim.

Gidenin arkasından gelen gideni bulacak mı zannediyorsun?

Ben zannetmiyorum bunu.

İyisi mi, beni yaktırırsın, odanda ocağın üstüne korsun

içinde bir kavanozun.

Kavanoz camdan olsun,

şeffaf, beyaz camdan olsun ki içinde beni görebilesin…

Fedakârlığımı anlıyorsun: vazgeçtim toprak olmaktan,

vazgeçtim çiçek olmaktan senin yanında kalabilmek için.

Ve toz oluyorum yaşıyorum yanında senin.

Sonra, sen de ölünce kavanozuma gelirsin.

Ve orda beraber yaşarız, külümün içinde külün,

ta ki bir savruk gelin yahut vefasız bir torun

bizi ordan atana kadar…

Ama biz o zamana kadar o kadar karışacağız ki birbirimize,

atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek.

Toprağa beraber dalacağız.

Ve bir gün yabani bir çiçek bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse

sapında muhakkak iki çiçek açacak:

biri sen, biri de ben.”

 

MÜNEVVER VE NAZIM HİKMET

 

1948 yılının Ekim ayında yazar Peride Celal ile beraber dayısının kızı Münevver de gelir. Aslında Piraye ile evlendiği günlerde, Fransa’dan dönen Münevver ile kısa bir yakınlaşma yaşansa da, Münevver ressam Nurullah Berkle evlenmiş, bir de kızı olmuştur.

Kendisinden 15 yaş küçük kumral saçlı, yeşil gözlü kadınla yazışmalar, gidip gelmeler, derken tutkulu bir aşk başlamıştır.

Ona yazdığı ilk şiiri Sen’dir:

“sen esirliğim ve hürriyetimsin,
çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin,
sen memleketimsin.
Sen ela gözlerinde yeşil hareler,
sen büyük, güzel ve muzaffer
ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin…”

1948’de Piraye’den boşanma kararı alır.“Bütün bu olup bitenlere rağmen en yakın iki insan olarak kalacağımızı biliyorum. Ömrümün en güzel senelerini, en iyi eserlerini, sana borçluyum. Onlar manen ve maddeten senindir.”der.

Eşinden boşanacağını söyleyen Münevver, karar değiştirir. Cezaevine gelmez. Bu Nazım için büyük bir darbe olur. Nazım tekrar Piraye’ye mektuplar yazarak barışmak isteğini dile getirir. Affetmesini ister:

“Pirayem, kızıl saçlı bacım benim, seni arkadan bıçakladım. Bir damlası damarlarımdaki bütün kana bedel kanınla boyandı elim. Gel de beni bir daha yalnız bırakma. Eteklerinden öperim.”

Nazım, af yasası çıkmayınca 7 Nisan 1950’de açlık grevine başlar. Piraye hem bu durumdan, hem de yazdığı mektuplardan etkilendiği için ziyaretine gelir, aynı anda Münevver de cezaevine gelir. İşte bu Nazım ve Piraye’nin son karşılaşması olur.15 Temmuz 1950’de tahliye olur Nazım. Piraye’den 23 Mart 1951’de boşanır. 3 gün sonra Münevver bir oğlan doğurur. Nazım oğluna çok sevdiği üvey oğlu Memet’in ismini verir.

 

VERA VE NAZIM HİKMET

 

1955’te hazırladığı bir film için yardım istediği kendinden 30 yaş küçük sarışın genç bir kız dıVera. İlk görüşte Nazım’ın kalbine girmişti. Ama Evliydi ve bir çocuğu vardı. Eşinden ayrıldı. 18 Kasım 1960’ta Nazım’la evlendi. Artık Nazım’ın tüm şiirleri Vera içindi.

“uyandın gülüm
iskemleler uyandı
köşeden köşeye koşuştular
masa da öyle
doğrulup oturdu kilim
nakışları açıldı katmer katmer
ayna seher vakti gölü gibi uyandı
açtı kocaman mavi gözlerini pencereler
uyandı balkon
toparladı bacaklarını boşluktan
tüttü karşı damda bacalar
kaldırımlar akasyalar ötüştü
bulut uyandı
attı göğsündeki yıldızı odamıza
evin içinde dışında uyandı aydınlık
doldu saçlarına senin
dolandı çıplak beline ak ayaklarına senin”

 

CELİLE HANIM VE YAHYA KEMAL

Celile Hanım, İstanbul sosyetesinin en fazla tanınan kadınlarından biriydi ve neredeyse tüm şehir, onun güzelliğinden bahsediyordu. Güzelliğiyle İstanbul’a nam salan Celile Hanım, 1900 yılında Osmanlı’nın ünlü valilerinden biri olan Hikmet Bey ile evlendi. Ancak Celile Hanım ile eşi, evlendikten 16 yıl sonra, beraberlikleriyle ilgili sorunlar yaşamaya başladı. Çocukları Nazım, o yıllarda genç bir çocuktu ve Heyeli’de bahriyede okuyordu. Haftasonları ailesinin yanına geliyor ve Yahya Kemal’den şiir dersleri alıyordu. Celile Hanım’ın mutsuz evliliği, oğlu Nazım’ın şiir hocası olarak evlerine gelip giden Yahya Kemal ile tanışınca; daha büyük bir sarsıntıya uğradı.

Yahya Kemal, Nazım’a ders verdikten sonra kalan zamanında, Celile Hanım’la sanat ve edebiyat hakkında uzun sohbetler ediyordu. Aralarındaki yakınlık giderek arttı ve aşka dönüştü. Celile Hanım’ın evliliği de, zaten daha fazla sürmeyecekti. Celile Hanım, Yahya Kemal ile aralarında başlayan aşkın üstünden çok geçmeden, kötü giden evliliğini sonlandırarak eşinden boşandı. Celile Hanım ile Yahya Kemal arasındaki yakınlık, bir süre sonra Nazım’ın öğrencisi olduğu Bahriye mektebinde duyuldu. Celile Hanım ile Yahya Kemal arasındaki tutkulu aşktan tabii ki Nazım’ın da haberi oldu. Genç Nazım, bu aşka olan tepkisini göstermek için, öğretmeni Yahya Kemal’in paltosunun cebine bir not bıraktı: “Hocam olarak girdiğiniz bu eve, babam olarak giremezsiniz.” Nazım’ın bu ağır cümlesi üzerine Yahya Kemal bir parça geri çekildi; evlilikten zaten oldum olası korkuyor, bu fikre bir türlü yanaşmıyordu. Ne yazık ki, Yahya Kemal’i, Celile Hanım’a duyduğu büyük aşk bile ikna edemedi evliliğe.

Yahya Kemal, onu deliler gibi kıskanıyor; seviyor; ancak evlenmek istemiyordu. Celile Hanım ise adada yaşayan sevgilisini, Nişantaşı’ndaki evinde bekliyor; onunla birlikte gelecek hayalleri kuruyordu. Ancak bu evlilik hiçbir zaman gerçek olmayacaktı. Zamanla bu büyük aşk sona erdi belki ama ayrılan yollar, yıllar sonra çok ama çok hüzünlü bir biçimde kesişti.

Nazım Hikmet, büyük bir şair, sosyalist bir insan olmuş; düşünceleri yüzünden hapislere düşmüştü. Artık yaşlı bir kadın olan annesi Celile ise, oğlunun hapisten çıkması için Galata Köprüsü’nde açlık grevine başlamıştı. Üstelik gözleri de görmüyordu. Ama o, bu haline aldırmadan, oğlu için mücadele veriyordu. Tesadüf bu ya; bir gün yolu Galata Köprüsü’ne düşen Yahya Kemal’in, büyük aşkı Celile ile yolu orada kesişti ama yanına gitmeye cesaret edemedi.

Yahya Kemal öldükten sonra, onun notları arasından, içerisinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıktı.

Şöyle yazıyordu zarfta:

“Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir. Koparıp verdiği bu ili yaprağı daima muhafaza edeceğim…”

Celile, Yahya Kemal ile olan ilişkisinden umudu kesince Paris’e gitmiş ve giderken de onunla Sirkeci Garı’nda vedalaşmıştı.

İşte Yahya Kemal’in ünlü şiiri Sessiz Gemi, büyük aşkı Celile’nin vapurla adadan ayrılıp İstanbul’daki evine dönerken yaşadığı hisleri anlatır;

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmu
ş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalk
ışta ne mendil ne de bir kol.
R
ıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranl
ı hayatın ne de son matemidir bu!
Dünyada sevilmi
ş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.

 

MEVHİDE BEYAT VE ÖZDEMİR ASAF

Örneklerinde gördüğümüz gibi, şiirlerin varlıkları onları yazan kişilerin yaşamlarından bağımsız düşünülemez. Şiirler yaşanmışlıkları taşırlar ve bu yaşanmışlıklar sayesinde hayat bulurlar.

Lavinia, Özdemir Asaf’ın okul yıllarında âşık olduğu bir kıza yazdığı şiirdir. Karşılıksız bir aşkı anlatır. Şair, Lavinia şiirini bir yarışmaya gönderir ve birincilik ödülünü alır. Sonuçlar açıklandıktan hemen sonra şairden şiirini kürsüde okuması istenir. Özdemir Asaf bu teklifi geri çevirmez. Salondaki misafirler arasında Asaf’ın âşık olduğu kız da vardır ve salonu terk ettiği söylenir. Özdemir Asaf’ın büyük bir tutkuyla âşık olduğu ve karşılık alamadığı kişi Mevhibe Meziyet Beyat’tır. Ancak Mevhibe Hanım’ın Özdemir Asaf’a karşı en ufak bir ilgisi yoktur. Asaf’a yıllar sonra dillere destan olacak bir şiir yazdıran bu aşk, karşılıksız ve umutsuzdur. Mevhibe Hanım’ın gönlünde ise bir başkası vardır:  usta gazeteci İlhan Selçuk. Ancak İlhan Selçuk o yıllarda hareketli bir gençlik yaşamaktadır ve Mevhibe Hanım’a göre biri değildir. En sonunda Mevhibe Hanım’ın dünyaevine girdiği kişi oyuncu Öztürk Serengil olur. Ancak evlilikleri uzun ömürlü olmaz ve ayrılırlar. Özdemir Asaf’ın Lavinia’sı hiçbir zaman onları bir araya getirmemiş, Mevhibe’yi yalnızca şiirde ve şairin yüreğinde yaşatmıştır.

Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.

Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia.

 

FATMA HANIM VE ABDULHAK HAMİT

 

Tanzimat döneminin en önemli sanatçılarından Abdülhak Hâmid Tarhan, karısı Fatma Hanım’ın ardından yazdığı Makber adlı eseriyle ünlenmiştir. Bu şiir Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Bir sevgilinin ölümünün ardından yakılan bir ağıttır. Bu romantik özelliğinin yanı sıra eserde birçok felsefî konu da şair tarafından dile getirilmiştir. Hâmid, karısının ölümünü kabullenemediğini anlattığı bu eserinde ölüm, varlık-yokluk, ahiret gibi konuları sorgular. Kafasının karışık olduğunu gösteren şairi tüm çelişkilerden Allah’a olan inancı kurtarır.

Fatma Hanım’ın vereme yakalanmasıyla Hâmid’in korkuları gerçeğe dönüşür. Hâmid, Hindistan’da karısı Fatma Hanım’ın hastalığı artınca, yurda dönmek ister. Güçlüklerle dolu bir deniz yolculuğundan sonra Beyrut’a ayak bastıkları sırada Fatma Hanım son nefesini vermek üzeredir. Beyrut Valisi olan ağabeyi Nasuhi Bey’e misafir olan şair, birkaç gün sonra Fatma Hanım’ı kaybeder. Ölüm Hamid’in ruhunda öylesine derin izler bırakmıştır ki sanatının en büyük eserini yaratmasına neden olur.

Hâmid’in karısına olan aşkı onu kaybetmiş olmasıyla bitmemiş, felsefi konularla derinlik kazanmıştır. Başka evlilikler yapmasına ve çalkantılı bir hayatı olmasına rağmen Fatma Hanım’ı ve çölde bir başına bıraktığı mezarını unutamamış ve eserlerine yansıtmıştır.

Ben gittim o hâksâr kaldı,
Bir kûşede târumâr kaldı.
Bâkî o, enîs–i dilden eyvâh!
Beyrût’ta bir mezâr kaldı.

Çık Fâtıma, lâhdden kıyâm et,
Yâdımdaki hâlime devâm et!
Ketmetme bu râzı, söyle bir söz,
Ben isterim âh öyle bir söz! ..

Güller gibi meyl-i ibtisâm et,
Dağ-ı dile çâre bul, merâm et! ..
Bir tatlı bakışla, bir gülüşle
Eyyâm-ı hayâtımı tamâm et! ..

Yâ Rab, öleyim mi neyleyim ben? ..
Ayrı yaşayım mı sevdiğimden? ..
Verdin bana böyle bir mûsibet,
Ettin beni düşmen-i muhabbet.

 

LEYLA ERBİL VE AHMED ARİF

Ahmed Arif, Leyla Erbil’le tanıştığı sıralarda ikisi de yalnızdır ve yaşları gençtir. Bu dönemlerde mektuplaşmalar sürer. Zaman içerisinde Leyla Erbil eşi Mehmet Bey ile tanışır ve Ahmed Arif’e ancak dost olabileceklerini söyler. Ahmed Arif ise düğün hediyesi olarak “Suskun” şiirini yazar.  Ahmed Arif 1967 yılında eşi Aynur Hanım’la evlenir ve bu evliliğinden bir oğlu dünyaya gelir. Ahmed Arif ömrü boyunca mektuplarında Leyla hanıma aşkını söylemekten ve onu beklediğini ifade etmekten asla vazgeçmez fakat Leyla Erbil her zaman Ahmed Arif’e dostça yaklaşmıştır. 1954-1959 yılları arasında mektuplarını yazan Ahmed Arif son mektubunu 1977’de göndererek bu süreci sonlandırmıştır ve bir daha mektup yazmamıştır.

“Nicesin gene? Beyninde mi, yüreğinde mi, başka bir yerinde mi, nerende ise o İNAT yönünü yaratan dokuları öpmek isterim. Evrende seni, özler seni isterim. Başkaca hiç. Ne taktığım, ne de vurulacağım bir nen yok. Seni. Sade seni.”

“Bak, yanında ben varım. Seninle olduktan sonra yapamayacağım ne vardır? Önce kendine inan, kendini sev, sonra bana bel ver, bana yaslan, bak yaşaman nasıl asli cevherini gösterecek. Üzme hiç kendini, ölürüm sonra. Ölmek hiçbir şey değil. Sen böyle canlı, sıcak, dost, aziz ve en güzeli sevgiliyken ölmek, acı da olsa katlanılır. Ama senin bu bedbin halini görmek… İşte mesele burada.”

 

MARIA MISSIKIAN VE ATİLLA İLHAN

 

“Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular

Böyle bir sevmek görülmemiştir” diyen Attila İlhan “imkansız aşkların” şairidir.

Attila İlhan 1948 yılında üniversite 2. sınıftayken Paris’e gider. Bu seyahatten sanatı ve şiiri derinden etkilenir. Paris’te Ermeni asıllı Fransız olan Maria Missakian ile tanışır. Birlikte gezerler ve Türkiye’den konuşurlar, çünkü atalarının toprağıdır. Attila İlhan Türkiye’ye dönmeye karar verir. Missakian’ı da getirmek istese de pasaportu olmadığı için getiremez. Sürekli mektuplaşırlar. Sürekli onu getirmek için uğraşsa da başaramaz. Zamanla mektuplar seyrekleşir. Daha sonra Maria’nın bir müzisyenle evlenip çocukları olduğunu, mutsuzluktan alkolik olduğunu öğrenir. Yağmur Kaçağı şiir kitabının içindeki Maria Missakian sayfasını imzalayıp gönderir. Bu son görüşmeleri olur.

yüksekkaldırım’da bir akşam
maria missakian’ı düşündüm
eğer kendimi bıraksam
yağmur olabilirdim yağardım

kasım’da bir çınar olurdum
yaprak yaprak dökülürdüm
kalbimi sıkı tutmasam

döküp saçıp boşaltsam
içimde yükselen şiiri
kaldırımlara döküp harcasam
gözleri balıkçıl gözleri
dudaklarında tutup rüzgarı
maria missakian adında biri
gelse göğsüne kapansam

gece gölgesine sokulsam
gökyüzünde bulutlar büyüseler
yağmuru dinlesem anlatsam
şimşekler kırılıp dökülseler
bizi sokaklarda bıraksalar
leylekler üşüyüp gitseler
dönüp arkalarına bakmadan

yine akşam oldu attilâ ilhan
üstelik yalnızsın sonbaharın yabancısı
belki paris’te maria missakian
avuçlarında bir çarmıh acısı
gizlice bir sefalet gecesi
çocuğunu boğarmış gibi boğup paris’i
sana kaçmayı tasarlar her akşam.

 

MİHRİMAH HANIM VE CAHİT SITKI TARANCI

“Böyle ferman etti Cahit
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan”

Abbas şiirindeki Beşiktaş’tan alınacak sevgili, yayıncı, yazar arkadaşı Vedat Günyol’un kız kardeşi Mihrimah Hanım’dır. Vedat Günyol da Cahit Sıtkı gibi Diyarbakırlı’dır, memleketten süregelen bir dostlukları vardır. Böyle bir aşkı içinde yaşar söyleyemez. Ta ki yıllar sonra Paris’te Vedat Günyol’a itiraf edene kadar. Vedat Günyol “Keşke söyleseydin Cahit. Mutlaka seninle evlenmesini isterdim.” der. Ama iş işten geçmiştir, çünkü Mihrimah Hanım doktor Cemil Cemiloğlu ile evlenmiştir.

Bir kere sevdaya tutulmaya gör;
Ateşlerde yandığının resmidir.
Aşık dediğin, Mecnun misali kör;
Ne bilsin alemde ne mevsimidir.

Dünya bir yana, o hayal bir yana;
Bir meşaledir pervaneyim ona.
Altında bir ömür döne dolana
Ağladığım yer penceresi midir?

Bir köşeye mahzun çekilen için,
Yemekten içmekten kesilen için,
Sensiz uykuyu haram bilen için,
Ayrılık ölümün diğer ismidir.

 

İlham Veren Kadınlar

SABİHA GÖKÇEN

 

22 Mart 1913 yılında Mustafa İzzet Bey ve Hayriye Hanım’ın altıncı çocuğu olarak Bursa’da dünyaya geldi.

Anne ve babasının ölümünün ardından, 1925 yılında Bursa’yı ziyaret eden Atatürk tarafından evlat edinilerek  kendisine “Gökçen” soyadı verilir.

Çankaya İlkokulu ve İstanbul Üsküdar Kız Koleji’nde öğrenim gören Sabiha Gökçen, 1935’te Türk Hava Kurumu’nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu’na girdi, Ankara’da yüksek planörcülük brövelerini aldı.

Gökçen, 7 erkek öğrenciyle birlikte Kırım, Rusya’ya gönderilerek yüksek planörcülük eğitimini tamamladı.

1936’da Eskişehir Askeri Hava Okulu’na girdi, burada av ve bombardıman uçaklarıyla başarılı görevler yaparak, dünyanın ilk “Kadın Savaş Pilotu” unvanını kazandı. 1937 yılında Türk Hava Kurumu’nun yetiştirdiği ilk kadın pilot olması nedeniyle kurumun “9 numaralı Murassa (iftihar) Madalyası” ile ödüllendirildi.

1938’de Balkan devletlerinin davetlisi olarak, uçağıyla Balkan turu yapan Gökçen, daha sonra Türk Hava Kurumu Türkkuşu’na başöğretmen tayin edildi. 1955’e kadar bu görevini başarıyla sürdürdü.

Hayatı boyunca toplam 22 değişik hafif bombardıman ve akrobatik uçakla uçan ve birçok ödülün sahibi olan Sabiha Gökçen, 1991 yılında Uluslararası Havacılık Federasyonu Altın Madalyası’nı aldı.

1996 yılında Amerika’da düzenlenen Kartallar Toplantısı’nda dünya havacılık tarihine adını yazdıran 20 havacıdan biri seçilen Sabiha Gökçen, bu ödüle layık görülen ilk kadın havacı olmuştur.

Sabiha Gökçen, 22 Mart 2001 tarihinde,88 yaşında hayata gözlerini yumdu. Sabiha Gökçen dünyanın bütün kadın pilotları için bir ilham kaynağıdır ve efsanesi bizimle yaşamaya devam edecektir…

 

JANE AUSTEN

8 Mart’ta kutlanan kadınlar günü, karşımıza dünyaya ilham veren kadınlardan bir diğerini çıkarıyor: İngiliz roman yazarı Jane Austen. 1775’te Hampshire’da doğan yazar, Oxford’da eğitimine devam etmiş ve kısacık ömrüne dünyanın en iyi romanlarından bazılarını sığdırmıştır. Öyle ki, bugün  romanları, neredeyse her 10 yılda bir sinemaya ya da televizyona uyarlanan ender yazarlardan biridir. 41 yaşında ölen Jane Austen’ın romanlarından bazıları şunlardır: Aşk ve Gurur, Mansfield Parkı, Emma, Sağduyu ve Duyarlılık, Northanger Manastırı, İkna, Lady Susan.

 

Bugün Jane Austen’in hastalanmadan önce 8 yılını geçirdiği Hampshire’daki evi müze olarak ziyaret edilebilirken, yazara ve ailesine ait birçok kişisel eşya ve el yazmalarını bulabilirsiniz. Hayattayken kitaplarını anonim olarak yayınlayan ve bu yüzden kimse tarafından tanınmayan Jane Austen’in romanları, ölümünden 200 yıl sonra bile her gün milyonlarca kitapsever tarafından okunuyor.

 

ANNE FRANK

 

Dünya Kadınlar Günü’nde, Nazi Almanyasının simge isimlerinden olan Anne Frank, küçücük yaşamına sevgi, korku ve umut gibi evrensel insan özelliklerinin en güçlü olanlarını sığdırmış ve yazdığı günlükle ölümünden 75 yıl sonra bile bize yansıtmayı başarmıştır. Anne Frank’in Günlüğü, kendisinin 15 yaşlarında ölümünden ve baba Otto Frank’in günlüğü yayınlatma kararı almasından sonra basılmış, günümüze kadar 70 dile çevrilmiş ve bugün dünyanın en çok okunan kitaplarından biri olmuştur.

 

‘’Her şeye rağmen insanların gerçekten iyi kalpli olduğuna inanıyorum’’ diyen, II. Dünya Savaşı’nın en dürüst, güçlü ve dokunaklı hesaplarından biri olan günlük, Almanya’da yaşayan bir Yahudi ailenin küçük kızları Anne Frank tarafından yazılmıştır. Aile savaş boyunca Anne’in ‘’Arka Ev’’ olarak bahsettiği gizli bir ekte saklanırken Naziler tarafından bulunmalarıyla toplama kamplarına gönderilmiş ve sadece Anne’in babası hayatta kalmıştır.

 

FRİDA KAHLO

 

‘’Uçmak için kanatlarım varken, neden yürümek için ayaklara ihtiyacım olsun ki’’ diyen Frida’yı anlamaya çalışmak bir miktarda olsa onun acısını anlamaktır. Meksika’da 1907 yılında doğan Frida Kahlo, 47 yıllık kısa ömrüne dünya tarihinde izi silinmeyecek bir yer bırakmış ve hala onu sadece resim sanatının en önde gelen ismi değil, yaşamı ve güçlü kişiliğiyle dünyaya meydan okuyan bir kadın karakter olarak tanımlıyoruz. Frida, demek başkaldırıştır.

 

Çocukluğunda geçirdiği çocuk felci nedeniyle bir bacağı engelli kalan Frida, bununla baş etmeyi öğrenirken 18 yaşında, onu sonsuz acılarla yaşamak zorunda bırakan korkunç bir otobüs kazası geçirir. Bir daha anne olamayan, sağ bacağı kesilen ve 32 kez ameliyat olan Kahlo, ömrünün geri kalanında vücudunda dinmeyen acılarla yaşamak zorunda kalır. Kendini resim sanatına veren ve sık sık yatağının tavanında yer alan aynaya bakarak kendi oto portrelerini çizmeye başlayan Frida, ‘’kendi gerçekliğimi çiziyorum’’derken, resimleri korkusuz ve cesurcadır. Kocası Diego Rivera, Frida’nın sanatını ‘’dayanıklılık ve gerçeğin, gerçekliğin, zulmün ve acıların kadınsı niteliklerini yücelten resimler’’ olarak tanımlamıştır.

 

MARİE CURİE

‘’Şimdi daha fazlasını anlama zamanı, böylece daha az korkabiliriz’’ diyen, Polonyalı kimyager ve fizikçi olan Marie Curie, muhtemelen tüm zamanların en ünlü bilim adamı dolayısıyla bilim kadınlarından biridir. Zira Marie Curie, 1911’de tarihte Nobel Ödülü kazanan ilk ve iki Nobel  kazanan tek kadın oldu. 1903’te ise ilk Nobel Ödülünü eşi Pierre Curie ve Henri Becquerel’den oluşan bir grupla paylaştı. 1908’de Sorbonne’da eğitim veren ilk kadın profesör ve 1914’te Paris Üniversitesi’nde Radyum Enstitüsünün ilk müdürü oldu.

 

Polonya’nın Varşova şehrinde doğan Marie Curie, dünyayı değiştirecek inanılmaz bir buluşa imza atacağı ve aşırı dozda radyasyona maruz kalarak kan kanserinden ölümüne dek burada yaşayacağı Fransa’ya gelmiştir. Kendisini bilim dünyası tarihine altın harflerle yazdıracak olan çığır açan keşifi, radyoaktivite adı verilen bir enerji türüdür. Pierre Curie ile birlikte polonyum ve radyum elementlerini bulmuş, bunu bazı hastalıkların tedavisinde radyoterapi adı verilen yeni bir yöntemin geliştirilmesi için kullanmış ve tüm bu çalışmalar bugün hastanelerde hayati öneme sahip olan X-ışınlarının geliştirilmesinde kullanılmıştır. Hangi hastaneye giderseniz gidin, röntgen çektirdiğinizde ilk aklınıza gelecek isim artık Marie Curie olacaktır.

 

KLEOPATRA

 

Antik Mısır’ın son Helenistik Kraliçesi olan Kleopatra, yüzlerce kitaba, tiyatro oyununa ve filme konu olmuş tarihe yön veren kadınlar arasındadır. Zira kendisi, döneminin hem türlü entrikaları hem de skandalları ile adından söz ettirirken, 39 yaş gibi kısacık hayatına sadece dillere destan güzelliği değil, kurnazlığı ile de dünya tarihinin en büyük krallıklarından biri olan Mısır’ı yönetmesiyle tanınır.

 

Önce Julius Caesar, daha sonra da Mark Anthony ile olan aşkları ve intiharına kadar olan sıradışı hayatını, özellikle Elizabeth Taylor’un canlandırdığı Cleopatra filmi, hem Taylor’un kariyerinde hem de Kleopatra’nın yaşamını daha yakından tanımamızda önemli bir yer tutar. Günümüzde ise aslen Helen olan ve Ptolemaios Hanedanlığından gelen Kleopatra, erkekler tarafından yönetilen bir dünyada güç, kararlılık ve güzelliğin simgesi oldu.

 

COCO CHANEL

 

20. yüzyıla damga vuran ve günümüz moda dünyasına ilham olan Coco Chanel, zamanının cinsiyet normlarına meydan okuyan en yenilikçi moda tasarımcısı olarak tarihe yön veren kadınlar arasında yer almıştır. Çarpıcı fikirleri ve tasarımları ile devrimin çok ötesine geçen Coco, Chanel markası ile modanın yüzünü sonsuza dek değiştiren bir kadın olmuştur. Time dergisinin Yüzyılın En Önemli 100 Kişisi listesinde adı geçen tek modacı olan Coco Chanel, erkekler tarafından yönetilen bir dünyada şapka dükkanından milyarlarca değeri olan Chanel markasını yaratmayı başarmıştır.

 

‘’En cesur hareket, hala kendiniz için düşünmektir. Yüksek sesle’’ diyen, yetimhanede büyüyen ve kabare şarkıcılığı yapan Coco, haklı olarak bugün dünyaya ilham veren kadınlar arasında kendine yer bulmuştur. Kadınlar için ilk pantolonu diken ve tanıtan, bugün dünyanın en ünlü parfümü olan Chanel No 5’i piyasaya süren, LBD olarak bilinen sembolik küçük siyah elbiseyi ilk tasarlayan, kadınlara rahat ve pratik olacakları ceketlerden, kısa eteklerden, süveter kazaklardan, pantolonlardan, düz topuklardan oluşan kıyafetler tasarlayan ilk kişiydi.

 

ROSA PARKS

‘’Özgür olmak isteyen biri olarak hatırlanmak istiyorum… bu yüzden diğer insanlar da özgür olacak’’ diyen Rosa Parks, bugün hala tarihe yön veren kadınlar arasında Amerika’da yaşayan Afro-Amerikan kökenli siyahilerin simgesi ve dünyaya başkaldırışı ve cesareti ile örnek olan bir kadındır.

 

1955’te, 42 yaşında Montgomery’de terzi olan Rosa Parks, kendi sözleriyle ‘’tek yaptığım, işten eve dönmeye çalışmaktı’’ dese de, gerçekte çok daha fazlasını yaptığı ABD’deki sivil haklar hareketi için bir gecede rol model oldu. O yıllarda belediye otobüslerinde sadece beyaz vatandaşlar önde oturabiliyor ve siyah kadınlar ile erkekler arkada oturmak zorunda kalıyordu. 1 Aralık günü, beyaz bölümde yer kalmayınca şöförün 4 siyahi yolcuya ayakta durmasını ve beyaz adama yer vermesini söylemesi ile Rosa Parks, bunu yapmayarak oturmaya devam etmiş, daha sonra tutuklanmış ve Amerika’da bir protesto dalgası yaratmıştır. Irk ayrımcılığını korkusuzca reddetmesi onu sivil halkların ilk kadın temsilcisi yaptı ve tutuklandığı gün, günümüzde bile her yıl Rosa Parks Günü olarak kutlanmaktadır

 

 

 

 

 

Engelleri Aşan Kadınlar

TATYANA MCFADDEN

Tatyana McFadden, ayakları felçli olarak doğmuştu. McFadden, altı yaşına kadar yetimhanede yaşadı. Bu süreçte tekerlekli sandalyesi olmadığı için ellerinin üzerinde yürüyordu. ABD Sağlık Bakanlığı’nda görevli Engelliler Komiseri Deborah McFadden’ın onu evlat edinmesiyle hayatı değişti. McFadden, Baltimore’da jimnastik, tekerlekli sandalye basketbolu ve atletizm de dahil olmak üzere çeşitli sporlarla ilgilendi. İlk yarışmasındaysa sadece sekiz yaşındaydı ve 2004’de iki kez madalya kazandı. Aynı zamanda 2013’de bir hafta içinde Boston ve Londra maratonlarını kazandı. Rusya doğumlu Tatyana McFadden, ABD’ye dört paralimpik oyunda ve 2013 Dünya Şampiyonası’nda dokuzu altın 16 madalya getirdi.

 

JESSİCA LONG

Sadece 13 aylıkken, bir Rus yetimhanesinden alınan Jessica Long, fibula eksikliği ile doğdu; ayak bilekleri, topukları ve ayak kemikleri olmadan dünyaya geldi. 18 aylıkken de bacakları dizlerinin altından kesildi ve bundan sonra Long’un protez bacaklarla yürümeyi öğrenmesi gerekti. O yürümeyi bir kenara bırakın; jimnastik, basketbol, buz pateni, bisiklet, koşu ve kaya tırmanışı gibi birçok spor dalıyla ilgilendi. Paralimpik kariyerine daha 12 yaşındayken başladı. 2004 yılında ABD Paralimpik Takımının en genç üyesi olarak, üç altın madalya kazandı. Long için bu sadece başlangıçtı. 2006 yılında ise 18 ülkede dünya rekoru kırdı ve Güney Afrika’da düzenlenen IPC Dünya Yüzme Şampiyonası’nda dokuz yarışta dokuz altın madalya kazanarak büyük bir başarı elde etti. 2008 yılında da Pekin’den, dördü altın altı madalyaya evine döndü.

 

SÜMEYYE BOYACI

Sümeyye Boyacı, 5 Şubat 2003 tarihinde Eskişehir’de 2 kolu olmadan ve kalça kemiği çıkık bir şekilde doğdu.İlkokul eğitimini özel bir okula aldı ve yine aynı okulda ayaklarıyla yazı yazmayı öğrendi. 4.5 yaşında ayağıyla resim yapmaya başladı ve birçok başarıya imza attı. Alexander Pushkin’in Altın Balık adlı ünlü kitabının Türkçe çevirisi için bir resim yaptı. Yaptığı resim dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e Rusya ziyareti sırasında sunuldu. 2009 ise sulu boya eserleri Moskova’da sergilendi. 2014 yılında yaptığı ebru sanatıyla bir sergiye katıldı. Son olarak Brezilya’da düzenlenen Açık Yüzme Dünya Şampiyonası (Open Water Swimming World Championships)’nda dünya şampiyonu olarak hepimizin göğsünü kabarttı.

 

CHELSEA MCCLAMMER

24 yaşındaki Chelsea McClammer, altı yaşındayken bir otomobil kazası geçirdi. Kazadan sonra omurilik yaralanmasından dolayı belden aşağısı felç kalan genç sporcu, hayatına asla ara vermeyi düşünmedi. Spor yapmaktan vazgeçmek yerine basketbol, ​​tenis ve atletizmle ilgilenmeye başladı.

2008 yılında Paralimpik ABD Atletizm takımına, en genç üye olarak katılan McClammer, aynı yıl Pekin’de yapılan 800 metrelik yarışı da sekizinci sırada tamamladı. McClammer, 2011 yılında Guadalajara’daki Parapan Amerikan Oyunları’nda altı kez madalya kazanarak büyük bir başarı elde etti. Ayrıca, 2012 yılında ESPY En İyi Engelli Kadın Sporcu Ödülü’ne de aday gösterildi.

 

NAZMİYE MURATLI

Nazmiye Muratlı, doğuştan kalça çıkığı nedeniyle hiç yürüyemedi. Bu, onun için hiçbir zaman engel olmadı. Bütün engelleri aştı ve Rio 2016 Paralimpik Oyunları’nda  41 kiloda dünya rekoru kırarak altın madalya elde etti. İnşaatlarda işçi olarak çalışan babasına taş taşımada yardım eden Muratlı, ilk kez halter salonuna girdiğinde yapamayacağını düşünmüş. Ancak babasının teşviği ve desteğiyle haltere başlamasından sadece üç ay sonra Avrupa Şampiyonası’nda bronz madalyayı kazandı. 2010 yılında Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da Dünya Şampiyonu oldu, 2012’de Londra Paralimpik oyunlarında dünya rekoru kırdı ve altın madalya kazandı. 2014 yılı geldiğinde bu kez Dubai Dünya Şampiyonası’nda altın madalyayı boynuna taktı. Son olarak bu yıl Brezilya’nın Rio kentinde hem altın madalya kazandı hem de bir dünya rekoru daha kırdı. Londra’da 40 kiloda 109 kilo, Rio’da ise 41 kiloda 104 kilo kaldırarak kırılması gereken yeni dünya rekorlarını belirleyen isim oldu.

 

DİLAN ONĞULU

Doğuştan kolları ve bacakları olmayan Dilan Onğulu, azmiyle engelleri aşarak 2017-2018 ve 2018-2019 Bedensel Engelliler Türkiye Yüzme Şampiyonalarında S-1 kategorisinin farklı disiplinlerinde toplamda 7 altın madalya kazandı. Protezlerini yaptırmak için gittiği hastanede bir yüzme hocası ile tanışan Onğulu, önceleri suyun üzerinde duracağına bile inanmadığını ancak hocasının çabaları sonucu sadece 1 ay sonra ilçeler arası şampiyonada birinci oldu. “Kolum ve bacağım yok, buna rağmen başardım. Siz neden yapamayasınız?” mesajını her fırsatta veren Onğulu, azmin ve başarının en güzel örneklerinden.

“Yaşadıklarım Beni Daha Da Güçlendirdi”

Bugün S. Hanım’ın hikayesini dinlemek için Esenler’e geldik. Kendisi yepyeni bir hayat kurmuş ama buna rağmen yüzünün görünmesini istemiyor. Hikayesinin bütün kadınlara ilham vermesi, onun tek dileği. 

Nasıl bir çocukluk yaşadınız?

1978 yılında Bayrampaşa’ya geldik. 6 kız, 1 erkek kardeşiz. Annem erkek çocuk istemiş ama hep kızı olmuş. En küçük kardeşim erkek. Ona çok düşkündü. Babam anneme zaman zaman şiddet uygulardı. Ben büyük olduğum için kardeşlerime bakıyordum evde, diğer anne ben gibiydim.

Mahallede mi tanıştınız eşinizle?

Evet, aynı mahallede oturuyorduk. Tanıştık ve yedi sekiz ay konuştuk. Babam istemiyordu onu. Kahvede sürekli görüyormuş, hareketlerini beğenmiyormuş. Ben tabii 18 yaşındayım, cahillik. Neyin ne olduğunu bilmiyorum ama evden de kaçmak istediğim için onu bir yol olarak düşündüm. Evde huzur yok, kalabalık, köyden hep misafirlerimiz geliyor. Annem zaten bu kadar kalabalık bir evde hangimizle ne kadar ilgilenebilirdi ki. Sevgili olduğumuz zamanlarda bana karşı iyiydi ya da ben göremedim bir şeyleri. Şimdi düşünüyorum ufak tefek kıskançlıkları, problemleri vardı. Bana karışıyordu ama şiddet yoktu. Bir gün beni istemeye geldiler. Babam vermedi. O gün problemler yaşandı, annem fenalaştı ve babam en son anneme dayanamayıp verdi beni. Sonra evlendik. 21 sene evli kaldım. Evlendikten iki üç hafta sonra şiddet başladı. Düğün kasetini izliyorduk, düğünümde ben bizim akrabalardan biriyle dans ettiğim için “Sen nasıl dans edersin?” diye bağırdı çağırdı. Dayak yedim bu sebepten. Kendim isteye isteye evlendiğim için de kimseye söyleyemedim, düştüm dedim. Gözüm morarmıştı. Belliydi aslında dayak yediğim. Ondan sonra yavaş yavaş arttı şiddet. Annem eve geliyordu, kızıyordu. Akrabalarım misafirliğe geliyorlardı, yine kızıyordu.  Sonra çocuklarımız oldu. Onlara karşı hep ilgisizdi. Her şeyleriyle ben ilgileniyordum. Hafta sonları bile çocuklarla ilgilenmez, kahveye giderdi. Çok istedim boşanmayı ama hep insanlar ne der diye sabrettim. Dayak yedikten sonra anneme giderdim hep ama bana sahip çıkmadılar. “Sakın ayrılacağım deme. Büyükler ne der? Biz el aleme ne deriz?” deyip beni eve gönderirlerdi. Teyzemler yanımdalardı ama beni korumak için değil. “Eşin ne yaptı? Ne dedi?”, olan olayları öğrenmeye, dedikodu yapmaya geliyorlardı. Annem “kızı boşanmış” dedirtmemek için beni hiç desteklemedi. Ama artık dayanamıyordum. En sonunda kızım beni boşanmaya ikna etti. Son zamanlarda eşim çok kötü şeyler yapmıştı. Benim ondan daha fazla para kazanmamı kabul edemiyordu. Herkesin yanında beni rencide ediyordu, küçümsüyordu. Hak etmediğim şeylerdi. Çalışıyordum, eve para getiriyordum. Evde mutsuz olduğum için kuaförde kalmak istiyordum hep. Gece saatlerine kadar çalışıyordum. Bu sefer çocuklarımla ilgilenemedim. Hep kıskanırdı beni. Ben hep oturmama, kalkmama dikkat ederdim ama onun kendine güvensizliği vardı. Bu yüzden beni hep kıskanırdı, aşağılık kompleksi vardı. Ben para kazanmaya başladıktan sonra değişmedim,  hep aynıydım ama o hep kıskanırdı. Eskiden daha kötüydü. Aileler araya girdi, onunla konuştular. 10 yıla yakın bana şiddet uygulamadı. İnsanlardan çekindiği için yapmadı ama bu sefer de sözlü şiddet uygulamaya başladı. Bir gün dükkâna tül diktiriyordum. Usta ölçü almaya geldi. O da işten çıkmış, kapıdaydı. İçeriye çağırdım, “Usta var, içeri gel, yalnızım” dedim. Ustayı da tanıyordu ama bana “Çiçek abla, boyu iyi mi?” diye sorunca, “O adam sana nasıl abla der? Bu samimiyet nerden geliyor? Nerden tanıyor seni? Adını nerden biliyor?” diye bağırmaya başladı. Beni perdeci adamla yüzleştirmeye götürecekti. Ben de “Saçmalama” deyince kolumdan tuttu ve kolumu morarttı, beni darp etti. Bir başka gün düğüne gitmiştim. Beni aramış, duymamışım. Ev haliyle çıkıp geldi düğün yerine. Herkesin içinde bana hakaret etti, küfretti. Ben de en son orada karar verdim boşanmaya.

Boşanmak istediğinizi nasıl söylediniz?

Kesin kararlıydım. Nasıl mı söyledim? İlk önce çocuklarımı aldım ve ailemin yanına gittim. Annemler köydeydi. Onlar geldiklerinde de kendimize ev tuttuk, sonra da yeni bir hayat başladı bizim için.  Normalde bir hafta evden giderdik, sonra geri dönerdik ama bu kez bir ay dönmeyince her şey kesinleşti. Ona da mahkeme celbi gidince anladı ki hiçbir şey eskisi gibi değil. Çok zormuş. Biliyorsun, o insanla yaşayamıyorsun çünkü çok kötü bir insan ama yine de alışkanlık. Hani nasıl sigara içiyorsun, kötü ama bırakamıyorsun, bu da öyle bir şey. 

Boşandıktan sonra sizi nasıl bir hayat bekliyordu?

Biz boşandık fakat onun ailesi benim hep yanımdaydı. Hala görüşürüm onlarla, bir sorunum yok. Yıllardır biliyorlar oğullarının ne olduğunu. Çok çektim yıllarca. Sadece ben değil, çocuklarım da. Oğluma “Sen okumadın, bir işe yaramazsın. Bu eve ne katkın var ki?” diyordu, küçümsüyordu onları hep ama biliyor musunuz, oğlumun da mesleği var şu an? Kuaför. Kendi emek vererek sahip oldu her şeye, başı boş bir evlat olmadı. Okumadı belki ama sokaklara da atmadı kendini. Eski eşimin çocuklarıma hiçbir desteği olmadı. Ne okurlarken, ne kuaför salonunu açarken. Yabancı gibi davranıyordu. Ben ondan bir şey istemiyorum zaten. Benim de artık kendi kuaför salonum var. Çok çalıştım, evimi de aldım. Bütün kadınlara haykırmak istiyorum. Eğer isterseniz başarabilirsiniz. Kimsenin sizi korkutmasına, kendinizi değersiz hissettirmesine izin vermeyin. Çünkü siz aslında çok değerlisiniz. 

“Dışarısı Işık, İçerisi Zifiri Karanlıktı”

Nasıl başladı hikayeniz?

Almanya’da doğdum, büyüdüm. Ben büyümek için attığım her adımda, babam da tokatlarıyla adımlar atıyordu hayatımızda. Öyle büyütmeyi bilirdi beni. Hikayem onunla başladı. Annemi çok dövdüğü zaman evdeki diğer dövülecek kişi ben olurdum çünkü. Almanya’dan Türkiye’ye döndüğümüzde görücü usulü evlendirmeye karar verdi beni. Hiç tanımıyordum. İsteyip istemediğim sorulmadı tabii ki. “Kendimi hazır hissetmiyorum ki evliliğe” deme şansım olmadı. Sonrasında peşi sıra başladı her şey. Babam kendi gibi birini getirdi, evimin ortasına bırakmıştı sanki. Ufacık bir şeyi yanlış yapsam, sözleriyle hakaret ederdi önceleri. Nasıl bu kadar tuzlu olurdu o yemek? Sonra söz yetmedi, eksik kaldı, gücünü göstermek istedi hep. Evden kaçtım, Almanya’ya döndüm. Boşandık. Ne var ki orada tutunmak her şeyden güç geldi. Baskı eksik olmadı. “Tek başıma nasıl yapacağım? Nasıl üstesinden geleceğim bu hayatın?” diye uyandım her güne. Öyle büyütüldüm ki, yalnız başıma bir şeyleri başarabileceğimi kendime tekrar ettiğim her an, içerideki sesim benimle dalga geçiyor gibiydi. Türkiye’ye dönmek her şeyi kolaylaştıracak gibi geldi sonra. Mecburen döndüm. Döndüğüm yalnızca ülke değildi. Kendime dönmek isterken, ona da döndüm. Her şeyi görmeme rağmen, acılarımı bilmeme rağmen, içimdeki sıkışmışlıktan ancak biri benim yanımda olduğu zaman kurtulabileceğimi düşündüm. Yalnızlığın yükü çok ağırdı. Şiddetin yükünü sırtıma aldım. Beni arayıp sormaya başladı, günler geçti ve biz yine aynı evde yaşamaya başladık onunla. Yeniden evlendik. Almanya’da içimdeki baskıdan kaçtım, Türkiye’de şiddete koştum aslında. İki çocuğumun olması, onların bu hayatta güçlü durabilmelerini yalnız başıma sağlayamayacak olmak, hepsinin önündeydi. 

Böyle birini nasıl tarif etsem bilmiyorum. Dışarıdan ışık, içerisi zifiri karanlık. Dövmek onun için tuvalete gitmek, yemek yemek gibi bir şeydi. Ama yalnızca ben görüyordum. Giriş katta bir evde yaşıyorduk. Kaldırımdan tanıdık biri geçtiğinde, o an ona el sallardı, selamlaşırdı, tüm güler yüzünü gösterirdi. O kişi oradan geçip gittikten sonra aşağı eğilir, beni dövmeye devam ederdi. 

Bunlardan bahsederken titremediğim, terlemediğim tek bir an bile yok. Her şeye çocuklarım için devam ettim, içimdeki gücün yetmezliği yüzüme çarptığı için. O da benim güçsüzlüğümü gördüğü için beni hep tehdit ederdi. Bıçak ile üstüme geldiği günler ne yapacağımı bilemez sadece gözümü kapardım. O an karşında gördüğü zayıflık onu mutlu ederdi. Ama dışarıya o kadar güler yüzlüydü ki… Ben evde bir şeylerin yerini değiştirdiğimde dahi dayak yerdim. Ama o insanlara eve huzur götüren bir adam olarak tanıtırdı kendini. 

Daha fazla yapacak bir şeyim olmadığını anladım. Üç buçuk sene böyle devam ettik. Almanya’da yaşayan bir akrabamın bizim yaşadığımız yere geldiğini gördüm internette daha sonra. Onunla konuşmak istedim. Güvendiğim için içimde tutamadıklarımı anlattım. Avukat biri ile beni görüştüreceğini söyledi. Kendisi çok güler yüzlü olduğu için anlattıklarıma inanamadı başta. Sonrasında çocuklarımı da alıp kaçtım yine. Tehditleri bitmek bilmedi ama oradan kalkıp peşimden de gelmedi. Ve sonra, sonunda bitti. Bunca zaman kendi gücümün yetmediğine olan inancım yüzünden kendi yaralarımın içine oyuklar ekledim. Tek bildiğim denedim, olması için çaba verdim, dışarıya yansıttığı ışıklar belki bir gün yuvamın içine döner diye sabır ettim. Yıllar bana hep öğretti. Hep olduğu gibi şimdi de sadece çocuklarım benim hayatımın ışığı ve onların gücü ile kendi gücümü var edebilmeyi öğrendim. Bir süre sonra işe girdim. Çocuklarım büyümüşlerdi artık. Çalıştım, çok çalıştım ve para biriktirdim. Bir terzide başlamıştım işe. Dikişe zaten merakım vardı. 2 sene sonra kendime küçük bir yer kiraladım ve tadilat yapmaya başladım. İşlerim çok iyi gidiyordu ama çok da yoruluyordum. “Olsun” dedim kendi kendime. “Sen başarırsın” ve sonunda da başardım. Birçok ünlü markanın fason işlerini almaya başladım. Şu an yanımda 7 kişi çalışıyor. O kadar zorlukla mücadele ettikten sonra, ben bile buraya nasıl geldiğime inanamıyorum. 

Neden yüzünüzü göstermek istemiyorsunuz?

Korkuyorum. Evet başarılıyım, evet kendi ayaklarımın üzerinde duruyorum, evet paramı kazanıyorum ama hala korkuyorum. Ruhumdaki yaralar o kadar büyük ki, sanki bir gün çıkıp gelecek gibi hissediyorum. Elbette bana birşey yapamaz artık, bunu biliyorum ama yine de ruhumu iyileştirene kadar kimsenin beni tanımasını istemiyorum. 

“Keşke Annem Sadece Bir Kez Saçımı Okşasaydı”

Ayşe Tükrükçü’yü Ayşe Arman’ın röportajından tanıdık. Onun yaşadıklarını duyup da etkilenmemek mümkün değildi. 9 yaşındayken amcasının tecavüzüne uğramış bir çocuk çıktı karşımıza. “Keşke annem saçlarımı bir kez okşasaydı” dediği an gözlerinden dökülen yaşlar bizim kalbimizde büyük bir yara açtı. İnanılmaz bir hayata tutunuş hikayesi dinledik. O 9 yaşındaki çocuk, şu an Hayata Sarıl Derneği’nin kurucusu. Sabaha kadar sokak sokak dolaşıp evsizlere yemek dağıtıyor.

Almanya’da dünyaya gelmişsiniz. 9 yaşınız sizin hayatınızın dönüm noktası. Biraz bahsetmek ister misiniz?

Ailem çalışmak için Almanya’ya gitmişti. Gaziantepliyiz aslen. Evde sürekli şiddet görüyordum. Çok mutsuzdum. 9 yaşındaydım. Yaz tatilinde ailem beni babaanemin yanına bıraktı. Amcam da, kendi kızıyla birlikte bizi Antalya’ya tatile götüreceğini söyledi. Nasıl da mutlu olmuştum. Gittik ve öz amcam Ali Rıza, kendi kızının gözlerinin önünde bana her gece tecavüz etti. Önce beni yıkıyordu, kuruluyordu, sonra tecavüz ediyordu. Biliyor musun, ben o gün bugün yıkandıktan sonra kurulanmam. 

9 yaşında bunları yaşadığında her şeyi anlıyorsun, kötü şeyler olduğunu biliyorsun ve “yarın yine olucak mı?” diye düşünüyorsun. Ondan sonra herkesin aynı şeyi yaşadığını düşünüyorsun, normalleştiriyorsun. Aynı şeyleri babam da yapıcak gözüyle bakıyordum. Çünkü onu sana yapan aynı kandan. “Acaba babam da kuzenime yaptı mı? diye düşünüyordum. Ben hayata küstüm, her şeye küstüm. Ekmeğe, suya, yaşama küstüm. Buna rağmen hayattayım. Zaman zaman sustum, zaman zaman ağlayıp bağırdım. Ama burda acıyı çeken bilir burda izinsiz bedene dokunmanın acısını çok çektim.

Yaz tatili bitip Almanya’ya döndüğünüzde ne oldu?

Kimseye söyleyemedim. Evde sürekli dayak yiyordum. Bir gün okulda öğretmenim kolumdaki morlukları farketti ve sosyal hizmetlere haber verdi. Berlin’deki çocuk yurdunda kalmaya başladım ve oradayken tecavüze uğradığımı görevliler anladılar. Mahkemeler oldu. Annem asla yaşadıklarımın doğruluğunu kabul etmedi ve mahkemede “kızım istemiştir” dedi. Oysa ki sadece 9 yaşındaydım. Daha hiç lunaparka gitmemiştim, hiç lolipop yememiştim? İstediğin kadar psikoloğa psikiyatriye git, hangisi bunun acısını değiştirir? Hiçbiri. 

Amcanız ceza aldı mı?

Hayır almadı. İşte o yaşta ne düşüneceksin ki, onurunu mu, haysiyetini mi, şerefini mi, kızlığını mı, çocukluğunu mu, hangi birini?  Benim geleceğim gitti. Anneme isyan ediyorum. Ne evim, ne yuvam oldu. 

Peki sizi tekrar ailenizin yanına göndermişler. Neden tekrar devlet sizi ailenizin yanına gönderdi?

Ben kendi isteğimle dönmek istedim. Küçük kız kardeşim vardı, onu büyütmek istedim. İki kişilik koltukta onu yatırır, küçük tekli koltukta ben yatardım. Kardeş hasreti çekiyordum. Abimi bir daha göremiyeceğim diye dönmek istedim. İyi mi yaptım kötü mü bilmiyorum. 

Sonra ilk eşiniz Hasan ile tanıştınız.

Evet. Batı Berlin’deydik. Hasan çıktı karşıma, evlenme teklifi etti. Kabul ettim, benim için kurtuluştu. Türkiye’ye geldik. Ailem olsun istedim. Ben doğu kökenliyim. Bekareti olamayan kadına düzgün gözle bakmazlardı. Aile kurmak istedim bu nedenle. Kötü olan düzeni değiştimek istedim. İki buçuk yıl evli kaldım. Köyde Kahramanmaraş’taydık. Eşim Mersin’deydi, çalışıyordu. Ben ailesinin yanındaydım. Hamile kaldım. Şiddet orada da peşimi bırakmadı. KArnımda bebeğim varken kaynımdan dayak yedim, başka bir gün ise merdivenlerden yuvarlandım ve çocucğumu düşürdüm. Sonra boşandım eşimden. Kendi ayakalarım üstünde durmak istedim ve işe girdim. Bana “dul kadın çalışmaz” dediler aldırmadım, çalıştım ve ikinci eşim olacak o adamla tanıştım. Beni satan adam ile evlendim.

Bahri.

Evet Bahri.Akraba ziyaretine diye o şehir bu şehir senin gezdik. Büyüklerin yanına diye otelde buluyordum kendimi. Her gittiğim memlekette erkekler ile masada oturuyorduk. Ben hep bir bahane bulup odama çıkıyordum. O ortamda bulunmak istemedim. 26 yaşlarındaydım. Sorduğumda tokat atıyordu ve Bahri en sonunda beni geneleve sattı. 

Bahri hayatta mı şu an?

16 Mayısta 1996’da şöyle bir haber okudum. “Dostu tarafından vurularak öldürülen Ökkeş Bahri Yılmaz”. Hayat böyle intikam alıyor. Antep’te akrabalarım gördü fotoğrafını, yerde yatıyormuş. Ama o öldü kurtuldu. Bense o zamanlar 365 gün çalışıyordum ve her gün ölüyordum. 

Genelev nasıl bir yerdi?

Hep borcum vardı ve o borç asla kapanmıyordu. “Borcumu bitireceğim, buradan kurtulacağım” dediğim an yeniden borç çıkartıyorlardı. 40 gün çalıştığımda 500 milyon para kazanmıştım. “Yarısı senin, yarısı bizim” demişlerdi. Bir gün “borcum bitti, gideceğim” dedim. Bana “otur” dediler, oturdum. Elektrik,su, kuaför parası, muayene parası hepsi totalde haneme yazılmış. 220 milyon patrona verdim, bende kaldı 30 milyon. O borç hiç bitmeyecekti.

1996’da müşterim olan kişiyle düğün yaparak genelevden çıktım. Ama Ahmet de daha sonra beni Kıbrıs’a götürüp satmaya çalıştı. Küçük küçük kafeler vardır Kıbrıs’ta. “Otur” dedi bana Ahmet, oturdum. Kahve içiyordum.  10-15 dakika geçtikten sonra birisi geldi. Beni çağırdı, yanına gittim. “İçeri gir, seni çağırıyor” dedi. Gittim, bir baktım adam soyunmuş, bekliyor. Hemen bağırdım, polis geldi. Tacize uğradımı söyledim. Adamı hemen aldılar. Oysa Ahmet benim 6,5 yıllık kocamdı. Geneleve bir daha dönmemek için onunla evlenmiştim. Sicilim temizlensin diye ama sonradan öğrendim ki bu siciller silinmiyormuş. Bir kere vesika aldınız mı, üzerinize yapışıyor. 

Peki aileniz? Onlarla ilgili ne hissediyorsunuz?

Babamdan şiddet gördüm ama benden özür diledi. Onu kendi elimle mezara koydum. Benimle konuşmasa da arkamda o dağın var olduğunu biliyordum. Boşandıktan önce ve sonra babam bana hep para yollardı. Ben annem zannederdim ama sonradan öğrendim ki babammış. Canım acıyor mu, evet acıyor. Keşke bunları annem yapsaydı, beni sahiplenseydi, bana sarılsaydı ve beni yargılamasaydı. Keşke annem saçımı tarasaydı. Ben anneme hiçbir şey yapmadım, canını acıtmadım hiçbir şey yapmadım. 51 yaşındayım ve annem hala benim canımı acıtıyor. Onun için benim hiç çocuğum olmadı.Benim yaptığım ya da yapmadığım hiçbir şeyi çocuğuma yapmayayım diye. Biliyorsunuz, bir düşük yaptım. Oğlan çocuğu olduğunu hissediyorum. Hala oğlumu rüyamda görüyorum. Bedeni büyümüş ama bebek kafası. Bana hep aynı şeyleri söylüyor. “Anne beni buradan çıkar” diyor. Oysa beni hastaneye yetiştirselerdi, bebeğim kurtulurdu. Seneler sonra kayınvalidemi gördüm, helallik istedi benden ama etmedim, etmem, etmeyeceğim. Çocuğumun babasına da hakkım helal değil. Edilecek bir hak yok bende. Çalınan haklarım var. Benden çalınan ergenliğim var, çocukluğum var, genç kızlığım var. Hayata tutunuşum daha farklı o yüzden. 

Peki yaşadıklarınızdan sonra nasıl yeniden hayata tutundunuz?

2007’de milletvekilliğine adaylığımı koydum, kamuoyu oluşturmak için. Geneleve satılmış hayatsız kadınlar adına aday oldum. Bu kadınların var olduğunu göstermek için. Ondan sonra kitabım çıktı. Ödüller aldım, belgeselim çekildi. 2007-2014 arası hep hayatla mücadele verdim. Evsizlere yönelik bir şeyler yapalım, çorba dağıtılım diye düşündüm. İki seneye yakın bir süre bir fiil çorba yapıp dağıttım. Beyoğlu, Beşiktaş, Köprüaltı. Benim çorba yapıp dağıtmamın amacı çok farklıydı aslında. Bir sıcak çorba için açlıktan, sapkınlıktan uzak kalsınlar diye, önlerini kesmeye çalıştım.  Annesinden ayrılan çocukları ailesine kavuşturduk. Bugün ise bir derneğimiz var. Hayata Sarıl Derneği. Bu derneğin kurulmasıyla birlikte de Hayata Sarıl Lokantası’nı açtık. 2 Kasım 2017’e kadar 26.675 tabak yemek verdik evsizlere. Size göre ne kadar güzel, bana göre hiç güzel değil. Ne kadar tabak çoğalırsa, o kadar çok evsiz var düşüncesi aklımdan çıkmıyor. Burada çalışanlar sokaktan aldığımız kişiler. Çalışanları sokaktan seçiyoruz. Mezun ettiğimiz öğrencilerimiz var. Şu an mutfakta size yemek hazırlayacak olan evsiz bir erkekti.  Bana tecavüz eden de bir erkekti. Babam da bir erkek, bana gelen müşteriler de erkek, beni genel eve satan da bir erkek. Bunları eğiten kimdi? Bir anneydi. Ben bu düzeni değiştirmek istiyorum. Ben, bana yapılmayanı insanlara yapıyorum. Bu yaşadığım hayat karşısında ruhum ise  “Ben buradayım. Geçmişimle gömülmeyeceğim, yaptıklarımla gömüleceğim” diyor. Daha dik ve onurlu bir hayat yaşayarak.